Bir Yürüme Macerası: Ankara – Eskişehir Yolu

Ankara Eskişehir Yolunu Yürümek

Ece Nil Feyzioğlu

Bir şehri yürüyerek deneyimlerken oluşan hisler, o şehrin insana yaşattıkları ne kadar kişiden kişiye değişebilecek bir durum olsa da aslında bize iktidarların politikaları, o şehrin insanları, ekonomik durum vb. hakkında birçok fikir verebilir. Bir başka deyişle, şehirler, kendilerini deneyimleyen insanlara zamanın şartlarını yansıtırlar.

Eskişehir Yolu

Ankara’yı biraz bilenler, Eskişehir Yolu’nun Ankaralılar için ne kadar elzem olduğunu da bilirler. Şehirde bir yerden bir yere ulaşmak için adeta başka alternatif yoktur. Ben de yaklaşık 14 yıldır A noktasından B noktasına gitmek için neredeyse her gün Eskişehir Yolu’nu bir araçla kat edenlerdenim. Hayatımda ilk defa, yol açık olduğunda yirmi dakikada tükettiğim Eskişehir Yolu’nu yürüyerek deneyimledim. ODTÜ’deki bölümümden çıkıp Kızılay-Koru hattının son durağına kadar yürüdüm. Aslında çok zor bir mesafe değil, sadece sekiz kilometre, yani günümün normal akışında parça parça da olsa yürüdüğüm bir uzaklık. Buna rağmen, 14 senedir toplu taşımayla ya da bir araçla kat ettiğim yolu yürümek ve alışılmışın dışına çıkmak, bana bazı açılardan farklı hissettirdi. Sonra, insanlara bu planımı anlattığımda verdikleri tepkileri gözlemlediğimde, bu fikri farklı bulanın bir tek ben olmadığımı fark ettim. “Farklı bulmak” hafif bir söylem oldu. Konuştuğum insanlar arasındaki genel kanı; bunun absürt, gereksiz, sağlıksız, amaçsız ve bir zaman kaybı olduğu yönündeydi. Yani, Eskişehir Yolu’nu yürümek bir tabuydu.

Ece Nil Feyzioğlu Eskişehir Yolunu yürümek

Yürümek

Her yürüyüş güzellik açısından olağanüstü ve destansı olmak zorunda mı? Bazen de yürüyüş, günlük hayatın sıradan bir olayı olarak, bir yerden bir yere ulaşmak için gerçekleşir. Bir yerden bir yere yürüyerek ulaşmak doğal olanıdır; insanların bundan sadece yüz sene önce hiç yadırgamadan kullandığı ulaşım şeklidir. Doğal olmayan, yürümenin günlük hayattan dışlanması, üstüne üstlük bu doğal hareketin bile bir para kazanma aracı haline gelmesidir. Şehirlerimizi incelediğimizde, “yürüme parkurları” görürüz. Şehirli insanların yürüme ihtiyacını karşılayabileceği, sınırları belli, genellikle yuvarlak çizen yollardır bunlar. Yürüme çemberinin bir adım sonrası gene araba yoludur. Yürümeye ayrılmış kısımlar; azınlıkta olduğuna, trafik yolundan arta kalan kısımlara inşa edilmiş olduklarına göre sistemle uyumsuz, bir anlamda da zorlama olduklarını söyleyebiliriz. Geçmişle kıyaslandığında en tuhaf olan durum ise; şehirde yaşarken yürümek için bazen dışarı çıkmamıza bile gerek olmayışıdır. Aracınıza atlayıp bir plaza kompleksinin otopark katındaki yapay havanın döndüğü spor salonuna da gidebilirsiniz. Bu, sadece bireysel fayda sağlayan fakat sonucunda hiçbir şeyin üretilmediği ya da tüketilmediği salt yürüme etkinliğine kıyasla ekonomik olarak her anlamda çok daha “verimlidir”. Sadece ekonomi gelişmez, aynı zamanda kişi yürüme bandının ekranında harcanan kalori durumunun ekonomisini yaparken maddi bir çıkar sağlar. İdeal vücut, günlük atılması gereken adım sayısı, amaçlanan kilo vb. hedefler satın alınmıştır.

Tasarlanmış Yürüme Alanları

Yukarıda anlatılanlar göz önünde bulundurulduğunda, yürümem için tasarlanmış birçok (!) alan zaten varken, neden bir dolmuşa atlayıp en yakın yürüme parkına gitmek yerine Eskişehir Yolu’nu tercih ettiğimi sorabilirsiniz. “Eskişehir Yolu neden yürünür?” sorusundansa, sorulması gereken asıl soru “Eskişehir Yolu neden yürünmez?” olmalıdır. İnsan eliyle yapılmış sistemler insanı neden dışlar ve ona yer bırakmaz? Eskişehir Yolu’yla ilgili enteresan nokta ise, yol boyunca insanın varoluşunun zorlaştırılıp dışlanması ama aynı zamanda yolun sosyalleşmeye açık oluşu. Bununla belirtmek istediğim şey, örneğin ben yürürken iş çıkışı saati olması ve insanların yol kenarındaki “doğal ürün ve tarım marketinden” evleri için alışveriş yapması, gitmek istedikleri yere ulaşmak için koştururlarken yolla aralarındaki iletişim ve belki de en incelenmesi gereken nokta; yolun sözde sosyalleşme imkânı sağlayan AVM’leri barındırması. Bütün bunlar, Eskişehir Yolu’na yönelik “yürünemez” yargısının aksini kanıtlar nitelikte. Ben, kendi isteğimle yolun yaklaşık on kilometrelik kısmını yürümüş olsam da insanların bu yolu günlük hayatlarının bir parçası olarak yürümeleri ve orada var olmaları gerekiyor. Şehir, bu durumda, tüketmeyen ve sadece yürüyen insanı dışlıyor, hayatını zorlaştırıyor ve yaşam alanını daraltıyor; ya da yazının başında dediğim gibi, egemen politikaları insanlarına yansıtıyor. Yolda yürürken dikkat etmesi gereken taraf insan, öncelikli olansa arabalar oluyor. Bu da şehrin tüketmeye yönelik politikalarını gözler önüne seriyor. Tüketiyorsanız önceliklisiniz, rahattasınız; fakat hiçbir şey tüketmeden salt yürüyorsanız ikinci plandasınız. Egzoz soluyabilirsiniz, siz yürürken bir anda kaldırım bitebilir, karşıdan karşıya geçerken can havliyle kendinizi diğer tarafa atmanız gerekebilir. Fark etmez.

10 Kişilik dolmuşta 20. Kişi olmak mı, hayatın katılımcısı olmak mı?

Hal böyleyken, bir şehri yürümek devrimcidir. Acelesi olan kalabalığı, ticareti, tüketim değerlerini yıkar ve bunların yerine bireysel faydayı koyar. Yürüyen insan yetişme yarışına, trafiğe girmez, aksine gökyüzünün altında ve dışarda olmanın, solumanın, hareket etmenin keyfini çıkartır. Yürürken tüketemez, sömüremez. Tüketim deliliğinin ve kalabalığın ittiği anonimlikten kurtulur çünkü bir deneyime aktif olarak katılır, birey olur. On kişilik dolmuştaki yirminci yolcu veya diğer bir deyişle sermaye değildir. Hayatın, doğanın, gökyüzünün katılımcısı ve eşlikçisidir.

Eskişehir Yolu’nu yürümek, bana güçlü hissettirdi. Sanki yol boyunca kilometre başına iki tane düşen alışveriş merkezlerine, doğal’ın karşıtı dev plazalara, tüketimi öğütleyen reklam panolarına başkaldırıydı ve ben çoktan kazanmıştım. Dünya şirketlerin, sermaye sahiplerinin olmaktan çıktı, tekrar benim ait olduğum yer oldu. Yürüyerek her yere ulaşabilecek gibi hissettim. Son durağımı gördüğümdeyse, aklıma eskiden okuduğum bir masaldaki bir cümle takıldı; “Sonunda mendil yapıp katlamış dünyayı, bir ucunu bir ucuna bağlamış, varılmaz sanılan o yere varmış[1].”


[1] Melek Özlem Sezer, Masal Masal Matitas, Evrensel Basım Yayın, 2013

Son yazılar