Şirin Şinikçi ve Çocuk Psikolojisi

Röportaj: Begüm Feyzioğlu, Arda Tunççekiç


Bugünkü söyleşimizde Psikoloji Bilim Uzm. ve Aile Danışmanı Şirin Şinikçi’yi ağırlıyoruz. Merhaba Şirin hanım, öncelikle sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

Şirin Şinikçi
Şirin ŞİNİKÇİ

1981 Ankara doğumluyum. Liseye kadar Ankara’da okudum. Lisans eğitimimi Fırat Üniversitesi Sosyoloji bölümünde tamamladım ve orada iki sene kadar Final Dergisi dershanesinde çalıştım.

2 senelik çalışmanın sonucunda felsefe ve sosyoloji mezunlarına Milli Eğitim Bakanlığı tarafından rehber öğretmenlik hakkı tanıyan bir eğitim programı açıldı ve Van’da o programı tamamladım. Van’daki eğitim dönemi, terörün çok yoğun olduğu bir döneme denk deldi. “Gideyim mi, gitmeyeyim mi?” diye düşünürken en sonunda gitmekte karar kıldım. Öyle günlerdi ki… Bir yandan bombalar patlıyor, bir yandan biz ders işliyoruz… İlk başta her bomba patlaması ile masanın altına giriyorduk. Kırk günün sonunda alıştık.

Okulunuz Van’ın şehir merkezinde miydi?

Hayır, biraz şehir dışındaydı. Eğer hala değişmediyse, Van’daki öğretmen evinin yeri çok güzeldir. Van Gölü kıyısında iskele gibi bir yer vardır. Bu arada Van Gölü de “göl” diye geçer ama deniz olmadığına inanamazsın. Okulum da Van Gölü kıyısındaydı.  

Van’daki eğitiminiz bittikten sonra ne yaptınız?

Ankara’daki yaşantıma geri döndüm. Yükselen Koleji, Ankara Üniversitesi Geliştirme Vakfı ve TED Polatlı Koleji’nde uzman psikolojik danışman olarak çalıştım. Alana girdikçe merakım arttı. Bu sırada hiç boş durmadım ve mesleğim ile ilgili birçok eğitim aldım. Psikoterapi eğitimi, iki ayrı yerden aile danışmanlığı eğitimi, oyun terapisi eğitimi, çocuk testleri eğitimi derken kazandığım maaşı eğitimlere verdim. Bir de yüksek lisans yaptım gelişimsel psikoloji alanında.

Bu kadar çok eğitim alınca artık içimde kendime başka bir yol çizme isteği şekillenmeye başladı. Okulumu seviyordum. Ama ne kadar seversem seveyim, okul bir kurum ve kurumun belirlediği bazı standartlar var. O standartların dışına çıkmak çok zor. Terapi yapamıyordum mesela. Aldığım eğitimleri kullanamamak beni rahatsız etmeye başladı.

Düşün ki, ağzına kadar dolu bir marketin var. Çeşit çeşit malzeme ile dolu içerisi. Ama hiçbirinin satışını yapamıyorsun. İçin eriyor ama öylece duruyorsun. İşte ben de öyle hissettim ve Ankara Üniversitesi Geliştirme Vakfı’ndaki rehber öğretmenlik işimden 2017 yılında ayrıldım.

Ve sizin için yepyeni bir sayfa açıldı…

Evet, aynen öyle oldu. Çocukları çok sevdiğim ve ağırlıklı olarak çocuk üzerine eğitim aldığım için kreş danışmanlığına başladım. Şu anda da halen iki kreşin danışmanlığını yapıyorum. Bir yandan da kendi ofisimde danışanlarımı görüyorum.

Kreş danışmalığının kapsamı nedir?

Neden kreş danışmanlığı? İstersen bu soruyu soralım. Kreş çağı, gelişimin en hızlı ve en yoğun olduğu dönemdir. Yani siz çocuğu eylül ayında kreşe yazdırırsınız, aralık ayına geldiğinizde bir bakmışsınız ki bambaşka biri olmuş. Okul öncesi dönemde çocuklar çok hızlı gelişirler. Hatta okul öncesi çocukların yaşı sorulmaz. Kaç aylık oldukları sorulur. Birkaç ay bile büyük fark yaratır çünkü.

İşte bu yüzden, yani gelişimin ve değişimin çok yoğun olduğu bir dönem olduğu için, kreş çağındaki çocukların gelişiminin yakından takip edilmesi gerekir. Ebeveynler ve kreşteki öğretmenler ile düzenli olarak iletişimde kalmak gerekir. Öğretmenin istemeden yaptığı bir hata, söylediği bir söz, kreş çağındaki bir çocuğun bütün gelişimini sekteye uğratabilir. Bu sebeple önemlidir kreşte uzman bir danışmanın olması.  

şirin şinikçi kreş danışmanlığı uzman psikolog çocuk psikolojisi

Kreş danışmanlığı esnasında ne tür vakalar ile karşılaşıyorsunuz?  

Söz konusu çocuk olduğunda yelpaze çok geniş. Çocukluk çağı mastürbasyonundan tutun da, izinsiz eşya almaya, tuvalete çıkamamaya, uyuyamamaya, öfke problemlerine kadar…

Şu bir gerçek ki, kreş çağındaki bir çocukta bir psikolojik problem var ise ebeveyn kökenlidir. Çocukta bir problem varsa, ebeveyninde de vardır. Biz hep şöyle deriz: “Çocuk ailenin çıktısıdır. Girdisi ebeveyndir.” Yazıcıdan ne çıktı almak istiyorsanız dosyaya onu yazarsınız. Dosyaya yazılanları değiştirmediğiniz sürece yazıcıdan çıkanları da değiştiremezsiniz. O yüzden, çocuk danışmanlığının önemli bir kısmıdır ebeveyn danışmanlığı.

Biraz konuyu değiştirelim. Sınav kaygısı da uzmanlık alanlarınızdan biri. Geçtiğimiz günlerde üniversite sınavlarının tarihi sürekli değişiyor, okulların ne zaman açılacağı konusu belirsiz, sınavların hangi koşullar altında yapılacağı belirsiz… Tüm bu belirsizlikler doğası gereği stresli bir dönem olan üniversite hazırlık dönemini daha da stresli hale getiriyor. Bu belirsizlik ortamında çocuklara ve ailelerine ne önerirsiniz?

“Sınav kaygısı” literatürde apayrı bir başlıktır. Dediğiniz gibi pandemi ile birlikte bu kaygı ikiye katlandı.

Bir hususu hep tekrarlarım: Kaygı en derinde genetik bir faktördür ve nasıl virüs bulaşıcı ise, kaygı da bulaşıcıdır. Şu anda biz bu masada 4 kişiyiz diyelim. İçimizden biri bir konuda kaygı duyar ve bu kaygısını bizimle paylaşırsa 24 saat sonunda kaygısı hepimize bulaşmış olur. Diyeceğim şu ki, çocuğun sınav kaygısı da döner dolaşır ebeveyne çıkar. Evde anne baba kaygılı ise, davranışları, mimikleri, bakışları ile bunu çocuğa mutlaka hissettirir.

şirin şinikçi uzman rehber psikolog çocuk psikolojisi sınav kaygısı

Kaygı bozukluğu yaşayan çocukların ebeveynleri ile de konuşuyorsunuz öyleyse?

Evet. “Çocuğum kaygılı” diye gelen anne ve babalara sorarım. “Hanginiz kaygılısınız?” Birbirlerine bakar, gülerler. Birbirlerini işaret ederler. Bana danışanlar sınava hazırlık dönemi içindeki ergenler, pandemiden çok etkileniyor gibi gözükmüyor. Anne babalar için ise aynısını söyleyemiyorum. Detaycı, çocuğunu koruma içgüdüsü ile hareket eden, evhamlı anne babalar ile çok karşılaşıyorum. İşte bu yüzden de konu dönüp dolaşıp anne ile babaya çıkıyor.

Anne ve babalar ile nasıl çalışıyorsunuz? Onlarca yıl pekiştirilmiş davranış kalıplarını yıkmak çok zor değil mi?

Altta travmatik bir durum varsa travma çalışan arkadaşlarıma yönlendiririm. Travmatik bir yaşantı yoksa, kişinin sorununa, ihtiyacına göre değişir. Bazen çözüm odaklı yaklaşımlar, bazen de ciddi bir teröpotik süreç. Eğer kişi seansa istekli ve motivasyonu yüksek gelirse gerisi kolay….

Korona döneminde bazen hijyene aşırı mı dikkat ediyorum diye düşünmeden edemiyorum. Başkaları bana bakıyorlar ve “amma da abarttın” diyorlar. “Bunları yapmam lazım ki ne kendime, ne de yakınlarıma virüs bulaştırayım.” diyorum. Bunun dengesini nasıl kurmak lazım? Hangi aşamada makul bir hijyen disiplini, nereden sonra takıntı?

Eğer çalışamaz, uyuyamaz boyuta geldiyseniz; sürekli kalkıp el yıkıyorsanız, ofise gittiğinizde el yıkamaktan çalışamıyorsanız veya sürekli vaka sayılarını takip ediyorsanız, yemeden içmeden kesildiyseniz, kısacası günlük hayatınızı idame ettirmede zorluk yaşamaya başladıysanız durup: “Burada bir sorun var” demek gerekiyor. Çünkü günlük hayatınızı felce uğratan alışkanlıklar ortaya çıkıyor ve hijyen patolojik bir boyut kazanıyor.

Şu an kafede hep birlikte oturuyoruz. Hepimizin maskesi var. Ellerimizi yıkadık. Elimizi yüzümüze sürmüyoruz. Tedbirlerimizi aldık mı? Evet, aldık. Öyleyse gerekeni yaptık. Ana odaklanmaya, kaygıdan uzaklaşmaya hazırız.

Pandemi, her gece televizyonda açıklanan ölü sayıları, özgürlüklerin kısıtlanması… Çocuklara bu olağanüstü hal nasıl yansıyor?

Çocuk evde anne ve babasını gözlemliyor ve onlardaki korkuyu, gerginliği bir sünger gibi emiyor. Anne baba kaygılı ise çocuk da kaygılanıyor.

Ama farklı olan bir şey var. O da çocukların kaygıyı yansıtma şekilleri ile yetişkinlerin yöntemleri. Çocukların sözel becerileri gelişmiş olmadığı için onlar korku ve kaygılarını fiziksel hareketler ile ifade ederler. Bir çocuk: “Ben çok kaygılıyım” demez. Saçını çeker. Tırnağını yer. Kardeşini yumruklar. Mastürbasyon yaparak rahatlamaya çalışır. Yemek yemez. Gece korkuları olur. Örnekler çoğaltılabilir. Ama değişmeyen şey çocuğun kaygısını yetişkinlerden farklı ifade ettiğidir.

Geçenlerde psikiyatrist Dr. Alper Hasanoğlu’nun bir yazısını okudum. Şöyle diyor:

İnsanlık ise bu gerçekmiş gibi gözüken korkuya sarılıyor, çünkü bu gerçekmiş gibi duran korkuyu anksiyeteleriyle başa çıkmak için kullanıyorlar. Anksiyete ile korku arasındaki en önemli ayırım anksiyetenin nesnesinin belirli olmaması, somut olmamasıdır. Gelecek kaygısı yaşar insan örneğin, işimi kaybedebilirim der, böyle bir şey yoksa da. Çocuğuma bir şey olacak der. Başarısız olacağım der. Kaygıdır burada baş rolde olan. Nesne değişip durur.

Korkunun ise somut bir nesnesi vardır. Şimdi şehrin nevrotik insanına somut bir nesne verildi. Corona. Gidin kırsal kesimlere bu konuda korkan bulamayacaksınız. Ama şehir insanı dünyanın her yerinde coronaya sarıldı ve artık neyden ve neden korktuğunu biliyor.

Şehir insanının huzuru için iyi oldu bu corona salgını.
Artık hayat daha somut ve gerçek…”

Çok hoşuma giden bir yazı oldu. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Çok doğru ifade etmiş. Pandemi sayesinde kaygılı insanlar, soyut ve genel endişelerini ete kemiğe büründürdüler. Virüs korkusu… Korona korkusu… Tehlike somutlaştıkça kaygıları da meşrulaştı.

Dolayısıyla artık başka insanlardan: “Ne kadar kaygılısın. Ne var kaygılanacak?” gibi sözler işitmemeye başladılar. Artık kaygılanmak için meşru bir sebep var. Yalnızca kaygı bozukluğu olan kişiler değil, obsesif kompulsif bozukluğu olan kişiler de bu rahatlamayı yaşadı. Hatta şunu söyleyebilirim, sadece bana değil, meslektaşlarıma gelen obsesif kompulsif bozukluk vakalarında ciddi azalma oldu. Çünkü korona normal olan ile anormal olanı değiştirdi. Kimse bir obsesif kompulsif bozukluğu olan kişiye “Neden ellerini bu kadar yıkıyorsun?” demiyor artık.

Çocukları nasıl oyalamak gerek bu dönemde?

Çocuk danışanlarımdan fark ettiğim, dört duvar arasında kaldıkça, geçmişi hatırlayıp aynı olayları kafalarında tekrar tekrar izleyip duygu durumu değişikliği yaşayabiliyorlar. Eski defterler yeniden açılıyor. Bu da esasında anlaşılabilir çünkü aktif bir yaşantısı, okulu, arkadaşları olan gençler uzun süredir evden çıkamıyor, yeni bir tecrübe yaşayamıyor. Kısacası bu aralar daha çok geçmiş odaklı, zamanında çözülememiş problemler karşımıza geliyor.

Anne ve babalara düşen nedir peki bu durumda?

Bir konuyu netleştirmek lazım. Annenin ya da babanın görevi çocuğu oyalamak değildir. Çocuk kendi kendine vakit geçirme kabiliyetine sahip olmalıdır. Anne babanın yapması gereken çocuğa tek başına oyun oynamayı, tek başına keyifli vakit geçirmeyi öğretmektir. Bence bu pencereden bakmak daha sağlıklı.

Biraz da Youtube üzerinden gerçekleştirmeye başladığınız projelerinizden bahsedelim.

Beni hakikaten çok heyecanlandıran bir projeye başladım pandemi döneminde. Bu noktada Ekin Şahin’in adını anmazsam olmaz. Kendisi sosyal hizmet ve sosyal sorumluluk projelerine gönül vermiş, sahada çalışmış bir genç arkadaşımız. “Demi TV” isimli bir projeye başladık.

Ekin Şahin Şirin Şinikçi
Ekin ŞAHİN – Şirin ŞiNİKÇİ

Çocuk hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği, kadın hakları, psikoloji, beslenme, diyetetik… Geniş bir yelpazede konular yer alıyor Demi TV’de. Her alanın uzman kişileri tarafından konular hakkında online eğitimler düzenleniyor. Bu online eğitimler Youtube’daki Demi TV kanalı üzerinden herkese erişilebilir kılınıyor. Benim de Demi TV bünyesinde, “Psikodemik Programı”mı takip edebilirsiniz. 3 bölüm bitti. Şimdi  4.’sü montajda. İlk bölümde duygusal yeme bozukluklarını konuştuk. İkinci bölümde doğru teknoloji kullanımını ele aldık. Dün ise Çocuğa ölüm kavramını nasıl anlatırız?” diye bir soru geldi. Maalesef ki bu sıralar haberlerde ölüm haberleri ile çok sık karşılaşıyoruz ve çocuklar da bu konuda çok soru soruyorlar.

Sayın Şirin Şinikçi, yeri gelmişken, çocuğa ölüm kavramını nasıl anlatmalı?

Çocukla ölüm hakkında konuşmak çok hassas bir konu ve maalesef bu konuda psikologlar bile hata yapabiliyorlar. Örneklerle ilerleyelim: Bir çocuk danışanım var. 2 sene önce annesini kaybetmiş. Bir psikoloğa götürmüşler ve çocuğa: “Annen çok uzağa gitti, bir daha da dönmeyecek” şeklinde söylenmesi yönünde tavsiye almışlar. Çocuğa “Annen çok uzağa gitti.” derseniz, içinde her zaman bir umut bırakırsınız. “Dönmeyecek” kelimesini eklemişler ama çocuğun hayal dünyası bu, hükmedemezsiniz. Bu sıralar çıkan ölüm haberleri çocukta bu duyguyu tekrar gündeme getirmiş. Çocuk şimdi sürekli: “Annem gittiği yerden dönecek mi?” diye sormaya başlamış diye bana geldiler.

Ölüm hakkında konuşacağımız çocuğun yaşı farklılık yaratır mı peki?

Çocuklar 7-8 yaşına kadar somut düşünürler. Bu yaşa kadar çocuklarla çalışırken her şeyi somutlaştırmak durumundasınız. Soyut ifadeler kullanmamalısınız. Ölümü de somutlaştırmak gerekiyor.

Olduğu gibi söylemek mi gerekiyor?

“Öldü” kelimesini tercih etmiyoruz. “Artık annen yaşamıyor, konuşamayacak, yürüyemeyecek, hareket edemeyecek, artık aramızda olamayacak” gibi net bir şekilde anlatmak, o kapıyı kapatmak gerekiyor.

Anlamakta zorlanıyorsa somutlaştırma tekniklerine geçmek gerekiyor. Doğadan örnekler verebiliriz. Değişim hayatımızda hep vardır. İlkbaharda ağaçlar yeşerir, son baharda yapraklarını döker… Bunu insana uyarlayabiliriz. İnsanlar da bebek olarak doğarlar, çocuk olurlar, sonra yetişkin olurlar ve yaşamlarını bir noktada tamamlarlar.

“Uzağa gitti, hastanede yatıyor, artık melek oldu, uzaktan bizi seyrediyor” gibi ifadeler ile ölümü anlatmak doğru değil.

çocuğa ölüm haberi nasıl verilmeli? uzman psikolog. çocuk psikolojisi

Bunu kim söylemeli çocuğa, psikolog mu?

Hayır, çocuğun çok sevdiği, güvendiği kim varsa o söylemeli. Yani hayatta kalan ebeveyn söylemeli. Ayrıca, çocuğun kendi evinde söylenmesi gerekir.

Böyle bir durum karşısında çocuklar ne gibi tepkiler verebilir?

Çok çeşitli tepkiler olabiliyor. Bu haberi aldıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi oyuncaklarıyla oynamaya devam eden, kendi içinde şok geçiren çocuklar olabiliyor.  

Ağlayanlar da tabi ki oluyor. “Bir daha hiç gelmeyecek mi?” diye ısrarla soranlar da oluyor. Birçok faktör çocuğun davranışını, tepkisini etkiliyor. Yaşı, aldığı eğitim, zekâ düzeyi, duygusal düzeyi, algısı, çok değişik olabildiği gibi tepkileri de farklı olabiliyor.

Çocuğun çevresinde böyle somut bir durum olmasa da bilgisi olması açısından anlatılmalı mı ölüm kavramı? Ne zaman öğreniyorlar ölüm olayını çocuklar?

Çocuğun örneğin evcil hayvanı öldü diyelim. Doğada gördüğü bu durum, çocuk için bir öğrenme fırsatına çevrilebilir. Ama böyle bir durum olmadıkça, çocuk kendisi de merak etmiyorsa konuyu hiç açmamak gerekir. Böyle üzücü bir konuda başlamışken “Şunu da anlatayım, bunu da anlatayım…” dersek, çocuk bunu kaldıramayabilir. Sorduğu kadarına cevap vermek yeterli.

Seminerlerinizden birinde cinsiyetsiz giyim konusunu ele aldığınızı gördük. Kısaca bahsedebilir misiniz? Çocukların giyiminde nelere dikkat etmeli?

Aslında çocuklarla ilgili birçok konu konuşulmuş durumda. Nasıl yemesi gerektiği, nasıl uyuması, bilgisayar kullanımının nasıl olması gerektiği gibi. Kıyafet konusu çok konuşulmamış, çok da önemli olduğunu düşünmedik şu vakte kadar. Ama tüketim çılgınlığıyla birlikte, piyasadaki rekabet kızıştıkça absürt kıyafetler de sıkça karşımıza çıkmaya başladı. Ayrıca küçük kız çocuklarının bile topuklu ayakkabıyla okula geldiğini,  partilerde benim bile bir yetişkin olarak tercih etmeyeceğim kıyafetler giyebildiğini gördüm, örnek veriyorum file çorap. Altında topuklu ayakkabı. Ben de zaten bu aşamada bu doğru mu değil mi diye bu konuyu düşünmeye başladım. Ağır makyaj, leopar desenli body, uzaktan baktığınızda çocuk bile demezsiniz. Giyim tarzımız bir şeyler simgeliyor. Leopar desenli kıyafet görünce, 80’lerin çocuğu olarak benim aklıma Banu Alkan, Ahu Tuğba geliyor.

Kıyafet konusuna kız çocuklar, erkek çocuklar için tasarlanan ürünler açısından bakınca, erkeklere farklı, kızlara farklı mesajlar empoze edildiğini görüyor muyuz sizce? Örneğin erkek çocukları kıyafetlerinde süper kahramanlar varken kız çocuklarında prenses resimli kıyafetler var. Bunlar erkek çocukları maceraya atılmaya, büyük işler başarmaya yöneltirken kız çocuklarının pasif rol almasına neden olur mu?

Ses sanatçısı olmasına rağmen Celine Dion bu konuda bir çözüm üretmek istemiş ve bu yönde bir kampanya başlatmış. Kendi giyim firmasında hiçbir süsü olmayan; ne prenses, ne de süper kahraman olan klasik beyaz t-shirt basıyor çocuklar için.

Anlattığınız bu konu artık gerçekten rahatsız edici bir noktaya gelmiş durumda. Geçenlerde Colin McDevil adında moda üzerine araştırmalar yapan bir yazarın kitabıyla karşılaştım. Kitabında diyor ki: “Fark etseniz de, etmeseniz de kıyafetlerin bir dili vardır. Neyi anlatmasını istiyorsanız, kendinizi nasıl ifade etmek istiyorsanız onu giyersiniz.”

Son olarak… Normalleşme sürecine geçtik, bu noktadan sonra hizmetlerinize ofisinizde mi yoksa online olarak mı devam edeceksiniz?

Tamamen danışanlarımın kendi tercihlerine bağlı. Hala tedirgin olan veya evinde kendini daha rahat hissedenler var. Onlara online olarak danışmanlık verebiliyorum. Ama “Yüz yüze görüşmenin yerini hiçbir şey tutmaz.” diyenler de var. Ben ayak uydurabiliyorum. Not olarak şunu söyleyeyim. Daha işlevsel olması açısından çocuğu online alma taraftarı değilim. Oyun odasında onunla birlikte vakit geçirmek, hangi oyuncağı tercih edeceğini görmek… Çocuklarda bu gibi şeyleri gözlemlemeyi tercih ediyorum.

Sayın Şirin Şinikçi, çok teşekkür ederiz, ders niteliğinde, çok bilgilendirici bir söyleşi oldu. Tekrar görüşmek üzere!

Ben de çok keyif aldım, ben de çok teşekkür ediyorum.


Şirin Şinikçi’yi daha yakından tanıyın. Şirin Şinikçi kimdir?

1981 Ankara doğumluyum. İlk, orta ve lise eğitimimi Ankara’da, lisans eğitimimi ise 2003 yılında Fırat Üniversitesinde tamamladım. Stajerliğimin kalkmasıyla birlikte Ankara’daki yaşamıma geri dönerek, sırasıyla Yükselen Koleji, TED Polatlı Koleji ve Ankara Üniversitesi Geliştirme Vakfı Özel Okulları gibi Ankara’nın en iyi özel okullarında PDR uzmanı (Psikolojik Danışman ve Rehber Öğretmen) olarak görev yaptım. 2015 yılında Ankara Ufuk Üniversitesi’nde Psikoloji master eğitimimi Gelişimsel Sosyal Psikoloji alanında ‘Ebeveyn Tutumlarının Çocuk Kaygısına Olan Etkisi’ isimli projeyle tamamlayarak psikoloji bilim uzmanı oldum. 2011 – 2013 yılları arasında Pozitif Psikoterapi Derneği’nde Pozitif Psikoterapi temel ve master eğitim programlarına katıldım. Milli Eğitim Bakanlığı onaylı Aile Danışmanlığı sertifika programını tamamlayıp, Aile Danışmanı ünvanını aldım. 2012 – 2014 yılları arasında Türk Eğitim Derneğinin Psikolojik Danışmanlık ve Rehber Öğretmenlik üst komisyonunda görev yaptım. Çalıştığım kurumlar başta olmak üzere birçok farklı kurumda ailelere ve kurum çalışanlarına yönelik sayısız seminerler verdim. 2012 yılında Polatlı İlçe halkına yönelik olarak Ana – Baba Okulu isimli sosyal sorumluluk projesini yürüttüm. 2015 yılında Osmangazi Üniversitesi 1. Türk Dünyası Uluslararası Oyun ve Oyuncak Kurultayı’nda sunulmuş ‘Barbie Bebeklerin Çocukların Sosyo – Duygusal Gelişimlerine Etkisi’ isimli ulusal ve uluslararası alanda yayınlanmış akademik çalışmam mevcuttur. Çalışmalarımdan dolayı başta Türk Eğitim Derneği’nden olmak üzere teşekkür belgelerine sahibim. Birçok radyo ve TV programında uzman konuk olarak yer aldım. Türk Psikologlar Derneği üyesiyim. Hobilerim arasında sokak / durum fotoğrafçılığı ve oyuncak bebek koleksiyonculuğu yer almaktadır.
Ankara ve Türkiye’nin en iyi eğitim kurumlarında uzman psikolojik danışman olarak çalışarak doldurduğum 14 yıllık mesleki tecrübemi almış olduğum çeşitli uzmanlık eğitimleriyle birleştirerek başta çocuk ve ailelere yönelik olmak üzere bireysel danışmanlıklar vermekte, ebeveyenlere ve eğitimcilere yönelik seminerler düzenlemekteyim. 

http://www.sirinsinikci.com.tr/hakkimda/

Bunlar da ilginizi çekebilir:

Slide 3

Eskişehir denilince akla ilk gelenler: Çibörek, Porsuk Çayı, Devrim Arabaları, Hızlı Tren, Odunpazarı Evleri… Sadece o kadar mı peki Eskişehir? Elbette hayır. Eskişehir’de bir günü dolu dolu geçiren Berkay Özdemir tecrübelerini yazdı.

Slide 3

Joseph Beuys’ın bir kartpostalda İkiz Kulelere Cosmas ve Damian adını yakıştırması sanatçı içgüdüsü müydü? İkizler bir uzuv nakli ile medeniyetleri birleştirirken İkiz Kulelerin medeniyetler çatışmasının ateşleyicisi olması bir tesadüf mü?

Slide 3

“Nasıl ve ne zaman yetişkin olduk? Kaç farklı yetişkinlik evresinden geçtik? Yetişkinlik kavramına dair ilk farkındalığım bundan 6 sene önce 2014 yılında Japonya’da bir müze etkinliğinde gerçekleşti. 2014 yılının Nisan ayında Japonya’da, Hiroşima Barış Müzesi’ndeydim. Kiraz çiçeklerinin, bir diğer adı ile sakuraların en yoğun olduğu dönemdi.”

İnsan Kendi ile Kaç Kere Tanışır?

“İki arkadaşımla gün batımında yürürken aniden gökyüzü kahverengiye dönüştü. Durdum, hissizleştim ve bir parmaklığa dayandım. Bir tarafta şehir uzanıyordu ve altımda fiyort vardı. Güneş battı, bulutlar sanki kanla kırmızıya boyanmıştı. Arkadaşlarım yürümeye devam ettiler. Ben ise orada korkuyla titreyerek kalakaldım ve tüm doğanın çığlık attığını hissettim. Resmi yaptım, bulutları kan rengi boyadım. Renkler de çığlık atıyorlardı.”

İnsan Kendi ile Kaç Kere Tanışır?

Müzede insan kendini nasıl yeniden keşfeder? Aynı eseri, bir başka pencereden nasıl gözlemler ve hatta kendi eserini yaratır? Müze ile yaratıcılık, sanat ile kişisel gelişim nasıl buluşur? Avukat ve Müze Eğitimcisi Birgül Feyzioğlu, müzeler haftasının ardından müze eğitiminin önemini yazdı. Türkiye Barolar Birliği Hukuk Müzesi’nde düzenlenen eğitimlerdeki tecrübelerini aktardı. Müzeli günler özlemi ile…

Slide 2
Av. özge üstün

Roma’da toplum düzeninin sağlanması için yüz yıllar önce uygulanmaya başlayan birçok hukuk kuralı, günümüz yasalarının temelini oluşturmaktadır. Giresun Barosu’ndan Avukat Özge Üstün, Roma Hukuku’ndaki çocuk hakları düzenlemelerini inceledi.

previous arrow
next arrow

Son Yazılanlar