Full 1
Söyleşi: Saide Begüm Feyzioğlu
Prof. Dr. Neslihan Dikmenoğlu Falkmarken ile Günübirlik İsveç'e
Full 1

Röportaj: Saide Begüm Feyzioğlu

Serbest Stil’de İsveç esintileri… Sizi Neslihan Dikmenoğlu FALKMARKEN ile tanıştırıyor ve günübirlik İsveç’e götürüyorum. Bu ayki söyleşimiz Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr.  Neslihan DİKMENOĞLU FALKMARKEN ile. Öncelikle söyleşinin nasıl ortaya çıktığı ile ilgili kısa bir bilgi vererek başlayayım:

Neslihan Hoca ile yollarımız İsveç Enstitüsü aracılığıyla kesişti. Yüksek Lisansımı İsveç Enstitüsü bursu ile 2016 yılında İsveç’te tamamladım ve sonrasında bir sene kadar daha İsveç’te kalarak İskandinav kültürünü, iş hayatını deneyimleme imkanım oldu. Ankara’ya döndüğümde de İsveç kültürü ile ilişkimi kesmek istemedim, İsveç’i çok özledim ve Enstitü’nün faaliyetlerinde aktif olma amacı Ankara Chapter’ın yönetim kurulu üyeliğine geçtiğimiz sene talip oldum. İsveç’te eğitim ve araştırma yapan bilim insanları ile söyleşi projesi bu bağlamda ortaya çıktı. Neslihan Hoca bu proje kapsamında söyleşi yaptığım ilk biliminsanı oldu. Ne şanslıyım, bu vesile ile böyle değerli bir biliminsanı ve eğitimci ile tanıştım ve sizleri de az sonra tanıştırmak için sabırsızlanıyorum.

Bu söyleşide;

Lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde tamamlayan Prof. Dr. Neslihan Dikmenoğlu Falkmarken’in tıp eğitimine nasıl gönül verdiğini, ABD Michigan Üniversitesi’nde “tıp eğitimi” üzerine eğitim aldıktan sonra yolunun nasıl İsveç’le kesiştiğini, Avrupa’nın en saygın tıp fakültelerinden Karolinska Enstitüsü’ndeki araştırma tecrübelerini ve İsveç kültürü hakkındaki deneyimlerini birinci ağızdan dinleyeceğiz.

Kendisine söyleşi teklifimizi kabul edip değerli vaktini ayırdığı için içten teşekkürlerimi sunuyorum ve sizlere keyifli okumalar diliyorum.


Kıymetli hocam merhaba, öncelikle sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

Aslında ailem tatildeyken Trabzon’da doğmuşum ama çocukluğum hep Ankara’da geçti.  Sadece çocukluğum mu? Esasında hayatımın her dönemi Ankara’daydı. İlkokul birinci sınıftan TED Ankara Koleji’ne girdim, lise son sınıftan çıktım. 11 yıl. Sonra bir kilometre ötedeki Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdim. Oradan da bir daha çıkmadım. 30 yıldan fazla… 

Bazen kendime gülüyorum. Ankara bir başşehir ve oldukça da büyük ama, benim hayatımın büyük kısmının geçtiği bu bölgeyi metrekareye vurursanız belki de iki kilometrekare; bir köy kadar. İki kilometrekarelik bir köyden çıkmamış, köyünü bırakmamış biriyim. Ve sonra Stockholm’e gidiyorum köyümü bırakıp. Büyük şehir bana iyi geliyor. İsveç’te eşimle tanışıyorum…

Tıp okumaya nasıl karar verdiniz?

Doğrusunu söylemek gerekirse tıp okumaya hiç hevesli değildim. Babam çok istiyordu. Ben de onu kırmamak için üniversiteye giriş sınavındaki tercih listemin en üstüne bir tane tıp fakültesi yazdım. Hacettepe İngilizce Tıp o zaman yeni açılmıştı. “Nasıl olsa kazanamam, en üste yazarsam babam da mutlu olur, gönlü olur.” dedim. Maalesef kazandım! Kazandığım haberini aldığımda ağladım. Öyle istemiyordum tıp okumayı…

Tıp da sevmeden nasıl okunur?

Valla bu kadar enteresan bir şey ki… Birinci sınıf nispeten kolaydı. Lisenin devamı gibiydi. Fizik, kimya ve matematik dersleri ağırlıklıydı. Ama bir sorun vardı: ben lisede hiç biyoloji dersi görmemiştim. Biyoloji ve matematik dersi arasında seçim yapmamız gerekiyordu o yıllarda lisede ve ben matematiği seçmiştim. Hiç biyoloji dersi almadan tıp fakültesine girince de başlarda her şey yabancı geldi.  

ATP diye bir şey konuşuluyordu tıp fakültesinde. Her derste konu ATP’ye geliyordu. Dayanamadım, utana sıkıla yanımda oturan arkadaşıma sordum: “ATP nedir?” “Adenozin trifosfat” dedi. Adenozin trifosfat iyi tamam da, o nedir? Onu da sorsam iyice mahcup olacaktım, soramadım. “Neslihan bozuntuya verme. Sessizce otur.” dedim.  

Sadece 6 sene de değil, bir de uzmanlık. Sonra başarılarla, zenginliklerle dolu bir akademik kariyer. Profesörlük… Nasıl başardınız? Neler değişti sonraki yıllarda?

Birinci sınıf bir şekilde bitti. Geldik ikinci sınıfa. O kadar eziyetli bir dönem başladı ki. İkinci vize sınavından çıktığımda kendime şunu dediğimi çok iyi hatırlıyorum: “Ben sanırım üniversiteye giriş sınavında bir kaydırma yaptım ve tıp fakültesine kazara girdim. Çünkü ben iki aydır bu sınava çalışıyorum ve sınavda ben sorulara baktım. Sorular bana baktı. Mutlaka bir hata yapmış olmalıyım. Anneme söyleyeyim beni bu okuldan alsın.” Bu hikâyeyi vazgeçmeyi düşünen öğrencilerime özellikle anlatırım. Ben yapabildiysem, tıbbı sevebildiysem, başarılı olduysam, onlar da başarılı olabilirler.

“Bakın, beni profesör olmuş başarılı bir akademisyen, bir rol model olarak görüyorsanız eğer, kendinize güvenin. Ben de sizin şu anda olduğunuz gibi bir tıp fakültesi öğrencisiyken, fakültede olmamam gerektiğini, bir yanlışlık olduğunu düşünmüştüm. O yüzden kendinize güvenin. Yapacaksınız.”

İşte böyle… İkinci seneyi atlatınca sonraki yıllar da çorap söküğü gibi gitti. Hayat çok ilginç. Tıp fakültesine girmek için binlerce saat özel ders alan, “Tıp kazanamazsam ölürüm.” diyenler tıptan nefret ederek çıktı fakülteden. Ben ise ağlayarak girdim ama tıbbı severek çıktım. Devam etmek istedim.

Ne değiştirdi fikrinizi? Ne etkiledi?

İşe yarayabilmek…

Yani şöyle açıklayayım: Daha sonraki yıllarda açık öğretim fakültesinde sosyoloji okudum. Maslow’un ünlü İhtiyaçlar Hiyerarşisi vardır. En tepede “kendini gerçekleştirmek” yer alır. Bana göre “kendini gerçekleştirmek” “işe yarayabilmek”tir.

Tıp fakültesinde okurken meslek olarak ne yaptığımın önemli olmadığına karar verdim. Önemli olan işe yarayabilmek, faydalı olabilmek ve o işi iyi yapabilmekti. Yeri bile süpürsen, onurlu ve saygıdeğer bir iş yaparsın. Ama o işi çok çok iyi yapmalısın. İşini iyi yapmak insana mutluluk verir. Ben de fakültede okurken bunu gördüm ve tıpla barıştım, tıbbı çok severek mezun oldum.

Fizyoloji alanında uzmanlaşmaya nasıl karar verdiniz?

Tıp fakültesi okumak ilginçtir. En çok siz çalışırsınız, herkes size takdirle bakar. 6 sene çalışırsınız. Sabahlara kadar, uyumadan nöbet tutarsınız. Sonra mezuniyet günü gelir. Diplomanızı alırsınız. Hiçbir şey değilsinizdir. Bu, çok üzücü bir duygudur. Diploma törenindeki o his. “Bu kadar okudum. Türkiye’nin sayılı öğrencileri arasına girdim. Mezun oldum… Ama…”

Ben zekâ ile övünmeyi sevmem. Zekâ Allah vergisidir. Sana verilmiş bir şeydir. O yüzden bu sözlerimi bir övgü gibi düşünmenizi istemem. Ama çalışkanlıkla övünebilirim. Çalışmak demek, emek vermektir. Hayatımın altı senesini vermiştim tıp fakültesine. Çok çalışmıştım ama hiçbir şey değildim. O sene mezun olup köye gittim. Köydekiler soruyor: “Eeee doktorsun tamam da ne doktorusun?”

Şimdi bile öğrencilerimin her diploma törenine giderim. Diploma törenlerinde onlar için üzülürüm. Altı sene oku, bitir, hiçbir değerin yokmuş gibi bir izlenimle karşılaş. İnsanların: “Pratisyen hekim ne yapar?” sorusunu cevapla.

Çok haklısınız. Tıp mezunu arkadaşlarımdan da gördüğüm, çok yoğun bir uzmanlaşma baskısı var.

Madem sizinle İsveç Enstitüsü aracılığıyla yolumuz kesişti ben de konuyu İsveç’e bağlayarak açıklayayım. İsveç’te çalışmalarımı Karolinska Enstitüsü’nde Anders ve Mats Hocalar ile yaptım. O sıralar kafama bir soru takılmıştı. “Zekâ ödül müdür yoksa bir ceza mı?”

Soruyu ilkin anneme sordum: “Sen de mi felsefeye girdin? Lütfen, beni korkutma” oldu cevabı.

Sonra Facebook aracılığıyla öğrencilerime yönelttim aynı soruyu. Yaklaşık 1500 öğrencim ile iletişim halindeyiz. Çoğunluğu: “Ödül değil, cezadır.” dedi.

En son Anders Hoca’ya geldi sıra. Anders Hoca bana sessizce baktı. Hiçbir şey söylemedi. Ama gözleri:  “Yani sana bir lokma saygım vardı onu da kaybettim. Zeka tabii ki bir ödüldür.” dedi.

Bir kere daha cesaret ettim. Profesör konumunda, benden yaşça büyük bir İsveçliye daha sordum. O da hemen: “Ceza mı? Tabi ki bir ödüldür zeka.” dedi. “Ne biçim soru bu böyle?” dermiş gibi yadırgayarak.

O zaman anladım ki İsveç’te insanlar üretmenin, çalışmanın ödüllendirildiği bir ülkede yaşıyorlar.

Ne güzel bir tespit…

İşte böyle… TUS sınavına girdim uzmanlaşmak için. Temel tıp bilimleri arasında en çok ilgimi çeken Fizyoloji uzmanlığı idi. Fizyoloji mühendislik bilimlerinin insan vücuduna uyarlanması gibidir; pekçok mekanizma içerir. Temel tıp bilimlerinin başka alanlarında ise çok fazla ezber gerekir. Benim ezberim çok iyi olmadığı için onlar bana cazip gelmedi.   Ailemde sağlık sorunları vardı. Bu yüzden şehir dışına çıkmak istemedim. Hangi asistanlık olursa olsun Ankara’da kalmaya karar verdim. Fizyoloji uzmanlığı yaparken buldum kendimi.

İlk 3 sene çok mutsuzdum. Kapalı kapılar, dört duvar arasında çalışmak hiç iyi gelmedi. “Mezar gibi burası.” dediğimi çok net hatırlıyorum.

Güzel olan tek şey araştırmalara katılmaktı. Fizyolojide araştırmalara katılmaktan çok memnun oldum. Bilinenler dışında düşünmeye çalışmak, hipotezler geliştirmek bana zevk verdi. Diğer yandan öğrencilerle önce asistanken laboratuvar derslerinde buluştum. Sonra tezimi yazıp uzmanlığımı alınca, İngilizce ders anlatabilen hoca  gereksinimi nedeni ile, hocalarım beni tıp fakültesi derslerine sokmaya başladılar. Öğrencilerle olmak benim için bütün resmi değiştirdi. Öğrencilerle birlikte olunca hayatıma çok farklı bir canlılık geldi.

Ama sonra tezimi yazıp birtakım araştırmalar yapmaya başlayınca hocalarım beni derslere sokmaya başladılar. Asistan olarak derslere girip öğrencilere ders anlatmaya başlayınca benim için bütün resim değişti. Öğrencilerle birlikte olunca hayata döndüm.

Öyleyse siz öğretmeyi ve öğrenciler ile birlikte olmayı sevdiniz.

Benim için çok değerliler öğrencilerim. 2003 yılında babama kanser teşhisi kondu. Gözümden yaş akacak gibi yürüyorum okulda. “Merhaba hocam” dediler. Güç bela selam verdim. “Hocanız iyi değil. Dualarınıza ihtiyacı var.” dedim. O kadar güzel bir cevap geldi ki Begüm Hanım: “Hocam sizin duaya ihtiyacınız yok. Birikmişleriniz size bir ömür boyu yeter. Biz size her gün dua ediyoruz.”

Bunun gibi birçok anım vardır. Sinemaya gidiyorum yan koltuktan öğrencim çıkar. Yemeğe giderim bir öğrencim selam verir. Bambaşka bir duygu…

Ne kadar şanslı öğrencileriniz. Sizin gibi öğretmeyi seven bir hocadan ders almak öyle değerli ki…  

Bir seneliğine fizyoloji alanında araştırma ve yayın yapmaya ihtiyacım vardı. Ama onu bile bir kenara bırakıp tıp eğitimi ile ilgili bir bursa başvurdum ABD’de. ECFMG yabancı doktorların Amerika’da eğitim görmesi veya doktora çalışmasından sorumlu bir kurum. Onların verdiği tıp eğitimi bursu vardı. Oraya başvurdum. Sekiz yüz kadar kişi başvurmuş. Bunların arasından 17 kişi seçildi. Sadece 2 kişiye burs 1 yıllık verildi. 1’i bendim.

Hani ne oldu da bana bu bursu verdiler? Ne gibi bir kıymet vardı? Bilmiyorum ama başvururken: “Ne yazmamı beklerler bu başvuruda?” diye çok düşündüğümü hatırlıyorum. Sonra dedim ki: “Onların ne istediğini düşüneceğine kendini tanıt. Bakalım seni kabul ediyorlar mı? Olmazsa, ondan sonra onların istediğini yazmaya çalışırsın.” İçimden gelenleri ifade ederek bursu alabildim. Ama bilmiyorum ne etkili oldu.

"Tıp eğitimciliğini seçtim çünkü öğrenciler için bir şey yapmak istedim. Yurt dışına fizyoloji ile ilgili bir program kapsamında gitmeyi seçebilirdim. Daha fazla yayın yapar, profesörlüğümü daha erken alırdım. Ama tıp eğitimine gönül verdim bir kere. Öğrencilerim tarafından sevilmek, böyle kuvvetli bağlar kurmak öyle bir alışkanlık yapıyor ki…"

İsveç’e yolunuz nasıl çıktı?

Sene 2010-2011. Bekarım. Tatil yapmak istiyorum ama bütün arkadaşlarım evli. Kimse benimle tatile gelmiyor. Bir yere gitmek istedim. Ama yalnız gideceğim için akşamlar kısa, gündüzler uzun olsun, sokaklarda korkmadan dolaşayım, otel odasına hapsolmayayım diye düşündüm. Neresi olacak? Kuzey tabii. İsveç’te karar kıldım.

Prof. Dr. Neslihan Dikmenoğlu Falkmarken 
Karolinska, Npbel Ödülü, İsveç Enstitüsü

E, İsveç’e kadar gelmişken Nobel ödülü verenlerin bulunduğu Karolinska Enstitüsü’ndeki fizyologları ziyaret etmeden olur mu? İnternetten araştırdım. Bölüm başkanı Stefan Hoca’ya ve tıp eğitiminden sorumlu Mats Hoca’ya mail attım. İsveç’e geleceğimi, kendileriyle tanışmak istediğimi söyledim ve randevu aldım.

Stefan Hoca karşıladı beni. Türkiye’yi çok merak ediyormuş. Bana uzun uzun Türkiye ile ilgili sorular sordu. Sonra yolu tarif edip uğurlamak yerine hiç üşenmeden beni aldı, koridorlardan geçirdi, kapıları açtı, son derece büyük bir nezaketle Mats Hoca’nın yanına kadar götürdü.

Mats Hoca bana sordu: “Ne istiyorsun bizden?” Güldüm. “Ne zaman yurt dışına gitsem, bulunduğum şehirde bir tıp fakültesi varsa onlardan bir randevu alır ve görüşmeye çalışırım. İsveç’e gelmişken sizlerle tanışmak istedim. Bir dost edinmek için geldim.” dedim. Diğer yandan senin için ne yapabiliriz diye sormaları çok dostça idi. Düşündüm, cesaretimi topladım, bir daha gittim İsveç’e sonra. Mats Hoca’ya uğradım.

“Aa senin buralarda tanıdığın mı var? Sık sık geliyorsun.” dedi. “Tanıdığım yok ama olsun istiyorum. Beni davet eder misiniz?” dedim. “Olur ederiz. Ne yapmak istiyorsun?” dediler. “Bir dönem boyunca derslerinize girmek, tıp eğitiminizi incelemek istiyorum.” dedim. “Peki.” dediler ve beni davet ettiler. 2011 yılında Şubat ayında gittim İsveç’e araştırma için,  yaklaşık 5 ay kaldım ve o arada eşimle tanıştım.

Ne kadar güzel bir hikâye. Eşiniz de doktor mu?

Kendime gülüyorum. Bir ömür boyu birkaç kilometrekarelik bir alanda okuyup çalışınca büyük şehre gider gitmez evlendim.

Eşim doktor değil, endüstri tasarımcısı. Daha çok sanat yanı olan bir kişi. İsveç’teki komşumdu. Hani bizde bir söz vardır. “Ev alma, komşu al.” İsveç’te evler çok pahalıydı. Ben de komşuyu aldım.

Genelde İsveçlilerin çok soğuk olduğu düşünülür. Sizin tecrübeniz ne oldu?  

Evet, İsveçliler ilk başta soğuk insanlar gibi görünürler. Hayır, İsveçliler soğuk değil ama mesafeliler. Mats Hoca, Anders Hoca, Karolinska Enstitüsü’nde birlikte çalıştığım tüm meslektaşlarım… Mesafeli ama son derece sıcak insanlardı. Anders Hoca’ya “Profesör Anders” diye hitap ederdim mesela. Hemen uyarırdı: “Bizde titrler yok. Bana Anders diyeceksin.” Bazen unutur, ağız alışkanlığı ile “profesör” dersem “Bana kızdın mı? Yanlış bir şey mi yaptım, hayırdır. Ne bu mesafe?” derdi şaka yollu.

Bir de İsveçlilerin çok nazik insanlar olduğuna tanık oldum. Anders Hoca ne zaman odasına girsem ayağa kalkar beni ayakta karşılardı. “Ne olur rahatsız olmayın.” derdim utanır. “Ben çocukluğumdan beri bu eğitimi alıyorum, bana karışma. Bir kadın odaya girdiğinde ayağa kalkılır.” derdi.

İsveç’te iletişim sorunu yaşadınız mı? Okuldaki eğitim İngilizce miydi?

Karolinska Enstitüsü’nde girdiğim derslerin bazıları İsveççe, bazıları İngilizce idi. İletişim yaşamakta hiç zorlanmadım çünkü tüm İsveçliler ana dilleri gibi İngilizce konuşuyorlar. Hatta bu sebeple İsveççe öğrenmeye çalışırken biraz zorlandım. İngilizce iletişim kurmak istiyordu herkes. Eşime de hatta ara ara kızarım: “Bana hiç İsveççe öğretmiyorsun.”

İsveççeyi nasıl öğrendiniz?

Kendime küçük çocuk  kitapları aldım. “Plupp” adında bir kahraman var bu kitaplarda. Mor saçlı. Hikâye kitapları. Onları okuyarak kelimeler üzerinden öğrendim. Lisede Almanca dersi almıştım. Almanca ve İsveççe benzediği için bana nispeten yardımı oldu.

Plupp Inga Borg Prof. Dr. Neslihan Dikmenoğlu Falkmarken

Öğrencilerinizi İsveç’te okumak konusunda motive ediyorsunuzdur eminim. Sizden İsveç’i dinleyince İsveç’te, Karolinska Enstitüsü’nde okumayı hayal ediyorlardır.

Evet, öğrencilerim ile Karolinska Enstitüsündeki tecrübelerimi paylaşıyorum. Onların da ilgisini çekiyor. Ciddi sayıda öğrenci sorularla geliyor: “İsveç’e gitmek için ne yapabiliriz? Referans mektubu yazabilir misiniz?” Onları da yurt dışında araştırma yapmaya motive etmek hoşuma gidiyor. Geçenlerde bir öğrencim Karolinska Enstitüsünden bir burs aldı. Çok mutlu oldum.

Öğrencilerinizle iletişiminizde nelere dikkat ediyorsunuz? Samimiyetle hocalığın, mesafe ile nezaketin dengesini nasıl kuruyorsunuz?

İlk derste öğrencilerime kurallar söylerim. Ellerine kalem kâğıt almalarını ve kuralları yazmalarını isterim. Hatta bu yüzden ilk başta sert bir öğretmen olduğumu düşünür, korkarlar.

Kural 1: Sizinle samimi olacağım ama samimiyetle laubalilik arasındaki farkı unutmadan. Siz benim meslektaşımsınız ama askerlik arkadaşım değilsiniz.

Kural 2: Derse istediğiniz zaman girip çıkabilirsiniz. Ama nezaketle girip çıkmayı bildiğinizi varsayarım. Nezaketi size ben öğretmeyeceğim.

Kural 3: Gözünüzü seveyim çocuklar ağzınızda sakızla gelmeyin.

“Ama hocam sakız çiğnemek çok normal değil mi?” dedi bir öğrencim bir keresinde. Ama işte o da benim patron olduğum nokta. O kadar da olsun.

İsveç ile ilgili neleri özlüyorsunuz?

Yaklaşık 10 senedir İsveçlilerle hem aile, hem de çalışma ortamında iletişim halindeyim, birlikteyim. Şunu gördüm: Dünyanın her tarafında iyi insanlar var ve kötü insanlar var. Basmakalıp gibi geliyor cümleler ama. Dünyanın her yerinde sevilecek harika insanlarla karşılaşabilirsiniz. Beklentinizi yüksek tutun.

İsveç’te en çok kadın-erkek ayrımının olmaması etkiledi beni. Şimdi söyleyeceklerim yanlış anlaşılmasın, doktor olmak ya da profesör olmak önemli olduğu için değil ama gençken erkeklere doktor olduğumu söylerdim. Benden kaçarlardı.

Daha sonra doçent oldum. Sonra profesör oldum Daha fazla kaçmaya başladılar. Hatta profesör olduğumda meslekten bir büyüğüm “Artık sadece bir dekanla evlenebilirsin.” dedi. Kadın her zaman erkekten daha aşağıda mı olmalı? Erkekler başka türlü rahat edemiyorlar, korkuyorlar mı? Eşim Johan korkmadı. Benden korkmadı… “Profesörsün. Tamam. Okudun. Tamam. Okuduğuna saygı duyarım. Ama so what?” gibi. Çok güzel bir duyguydu. Bana karşı hep doğal ve açıktı. Ona güvendim.

Ne mutlu size. Sanırım İsveç’te evlenip sonra eşinizle birlikte Türkiye’ye döndünüz. Eşinizin Türkiye tecrübeleri nasıl oldu? O da Türkiye’yi ve Ankara’yı sevdi mi?

Johan ile Stockholm’de toplu nikâh ile evlendik. Mayısta evlilik içinde başvurduk. Ama bize Kasım ayına nikâh tarihi verildi. Stockholm’deki evlendirme dairesi meğer çok popülermiş. İsveç’in her yerinden insanlar orada evlenmek istermiş. Bir gün Johan ve arkadaşları ile akşam yemeği yiyorduk. Bana Stockholm’de Skansen’de toplu nikah organizasyonu olduğunu söyledi. “Toplu nikâh ile evlenmek ister misin?” diye sordu.

İsveç’te “drop in wedding” dedikleri yüzlerce kişinin aynı anda evlendikleri organizasyonlar yapılıyor. Fikir hoşuma gitti. Gelinlik bulmak için zaman öylesine azdı ki neyse ki düğünden önceki hafta Almanya’ya bir kongreye konuşmacı olarak gittim de, Almanya’dan gelinlik bulabildim. Türkiye’ye gidip gelinlik bakmak mümkün olmayacaktı.

Neslihan Dikmenoğlu Falkmarken 
Drop in wedding in Skansen Stockholm
Drop – in wedding / Skansen, Stockholm.

İşte böyle… Evlendik ve sonrasında Johan Türkiye’ye gelmek istediğini söyledi. Johan doğaya alışkın bir insan. Sessiz, sakin bir hayatı seviyor. Ankara’da ev ararken onu da dikkate almam gerekti. Geldiğinde sürekli telefonundan hava durumunu kontrol edip neşeyle “Bugün de hava güneşli.” diyordu. Bir gün, iki gün, üç, dört, beş… “Evet, Johan bugün de güneşli. Alış artık.” Diyordum. Öyle hasretti ki güneşe.

Evet, İsveç’te yaşadığım dönemde ben de İsveçlilerin hiçbir güneşli günü kaçırmadıklarını, hemen sahile gittiklerini hatırlıyorum. Ben de bir süre sonra güneşin değerini anlamıştım.

Karolinska’da iken aradaki patikalarda öylece duran insanlar görürdüm. Ağaçların arasındaki bir yerden iki üç kişinin sığacağı bir noktaya güneş ışığı düşer, hemen oraya sığışırlardı. Ben de başta şaşırıyordum. Bu insanlar ne yapıyor? Ama sonra alıştım ve anladım.

Stockholm 
Prof. Dr. Neslihan Dikmenoğlu Falkmarken

İsveç’in soğuğu ile imtihanınız nasıl gitti?  

İsveç’in kışını ilk yaşadığımda dedim ki: “Bu ülkede insanlar nasıl yaşıyor?” Düşünün; beş kat altı kat kıyafet giyiyorum, üzerine uzun parka giyiyorum ve yine donuyorum. Ama sonra yavaş yavaş alıştım. Sonra zaten bahar geldi, yaz geldi ve güneşin batmadığı, her yerin adalardan oluştuğu bir şehirde anladım İsveç’te insanlar nasıl ve neden yaşıyor.

Sonra bir daha İsveç’e gittiniz mi?

Tabii, düzenli olarak eşimle gittik. Sonra Anders Hoca’nın laboratuvarına yine davet edildim. 4-5 ay gibi sürelerle araştırmalara katıldım.

İyi ki o tatile çıkmışsınız.

Evet, iyi ki çıkmışım o tatile. Ve iyi ki hiçbir arkadaşım benimle tatile gelmek istememiş. Ve ben de İsveç’e gitmişim.
Neslihan Dikmenoğlu Falkmarken 
Prof. Dr. Neslihan Dikmenoğlu
Hacettepe Üniversitesi
Tıp Fakültesi 
Tıp Eğitimi

Neslihan DİKMENOĞLU FALKMARKEN’ın özgeçmişine buradan erişebilirsiniz.

Begüm Feyzioğlu’nun diğer yazılarına buradan erişebilirsiniz.

Bunlar da ilginizi çekebilir…

Slide 2

Bugünkü söyleşimizde Psikoloji Bilim Uzmanı ve Aile Danışmanı Sayın Şirin Şinikçi'yi ağırladık. COVID-19 döneminde çocuk psikolojisine ilişkin bilinmesi gerekenler neler? Çocuğa ölüm haberi nasıl verilir? Çocukların kıyafet seçimleri nasıl ve niçin düzenlenir? Keyifli okumalar dileriz.

Slide 2

“1932 yılında Üsküdar’da doğan Ayfer Akkal, gerçek bir İstanbul hanımefendisi. Bin dokuz yüz otuzlu yıllardan itibaren tanıklık ettiği İstanbul’u; Cumhuriyet ilan edildikten sonra da etkisini hissettirmeye devam eden Osmanlı saray kültürünü; okuldaki izcilik ve atletizm maceralarını; iki çocuğunun birini IDSO’da başarılı bir müzisyen, diğerini ise seçkin bir iş kadını olarak yetiştirişini öyle canlı anlattı ki, konuşmamız hiç bitmesin istedim.” Begüm Feyzioğlu yazdı.

Slide 3

Devlet Tiyatrolarında ve Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Tiyatrolarında ışık tasarımı alanında uzun yıllar çalışmış Ersen Tunççekiç ile röportaj yaptık.

Slide 3

Bana ilham veren bir cumhuriyet kadınının, azimli bir köy öğretmenin Bursa’dan Afganistan’a uzanan hikayesini anlatacağım size. Daha doğrusu o kendi hikayesini anlatacak, ben aracı olacağım. Kahramanımızın adı Gülten Bengür. Benim anneannem… Ama bu bilgiyi sadece bir detay olarak veriyorum. Çünkü anneannem olmak haricinde, yaşamının 87 baharına sığdırdığı o kadar macera var ki, “birinin anneannesi olmak” bunların yanında fazlasıyla sıradan kalıyor.

previous arrowprevious arrow
next arrownext arrow

Son yazılanlar