Metin Lokumcu ve diğer çevre direnişçilerinin anısına

İnsanlık tarihi, çıkarları için yaşayanlarla insanlığın çıkarları için yaşayanların mücadele tarihi değil midir bir bakıma?

Gebze’nin, yoğun sanayileşmenin olduğu Dilovası bölgesinde bir bilimci, yaptığı bir araştırmanın çok önemli sonuçlarını, daha yeni doğmuş bebeğin mekonyum denilen ilk kakasında ve yeni doğum yapmış annenin kolostrum denilen ilk sütünde “ağır metallerin” saptandığını, açıklar. Yani, endüstrinin kontrolsüz varlığının çevreye ve insana verebileceği zararın “bilimsel fotoğrafını” çeker. Ama bu fotoğrafın “negatifine” el konulur, halk sağlığı uzmanımız Onur Hamzaoğlu, endüstrinin ve koruyucu işbirlikçilerinin saldırısına uğrar.

Yıl 2011’dir.

………………..

1900’lü yılların başında Japonya’nın Kumamoto eyaletinde Chisso şirketi bir gübre fabrikası kurar. Yıllar içinde fabrika bölgenin ve Japonya’nın en önemli tarımsal gübre tedarikçisi olur, iş hacmi ve ürün portföyü artar. Japon kimya endüstrisinin başat aktörlerinden birisi olur; artık sadece gübre değil asetilen, aset aldehit, asetik asit gibi kimyasalların da üretimine başlamıştır. Kurulduğu kent büyümüştür, insanlar mutludur, işleri vardır, fabrika sahiplerini 100 yıl önceki samurayları gibi görürler. Yalnız fabrika kurulduktan sonra ve büyüdükçe, körfezin balıkçıları her geçen yıl balık veriminin ve kazançlarının düştüğünü fark ederler. Bu yüzden fabrikayı suçlarlar ve birkaç yıl arayla fabrika, körfeze olan atıkları yüzünden balıkçılığın zarar gördüğünü kabul ederek tazminat öder. Atıklar ise körfeze akmaya devam eder.

1956 yılında 5 yaşlarında bir çocuk fabrika hastanesine getirilir. Konuşması ve yürümesi bozulmuştur, havale nöbetleri geçirmektedir. Aynı bulgular kız kardeşinde de vardır. Yakınları komşularının çocuğunda da benzer problemlerin olduğunu belirtir, gerçekten toplam sekiz çocuk bu sebeplerle yatırılır ve sağlık yetkilileri bir salgınla karşı karşıya olabileceklerini gerekli yerlere bildirirler. Yıl sonuna dek neredeyse 1/3’inden fazlasını kaybettikleri 40 hasta tespit edilir. Bu arada kediler başta olmak üzere bazı hayvanlarda da hareket bozukluğu, garip davranışlar ve ölümler eş zamanlı olarak bildirilir.

İlerleyen süreçte bilim adamları önlerindeki bilinmezin parçalarını birleştirdiklerinde ilk olarak bir gıda zehirlenmesiyle karşılaştıklarını düşünür ve bunu duyururlar. Sonra bu zehirlenmenin körfezden yakalanan balık ve midyenin tüketimi sonucu olduğunu, bunların da ciddi miktarda ağır metal bulundurduklarını saptarlar. Artık zehrin ne olduğuna gelinmiştir ve bir takım teknik veri sonucunda metil cıvanın tüm bunlardan sorumlu olduğu anlaşılır.

Metil cıva’nın Formülü

Metil cıva nereden gelmiş, balıklar ve midyede bu denli yüksek seviyelere nasıl ulaşmıştır? Artık olayın bu boyutuna bakılır ve Chisso’nun büyük kimyasal fabrikasından on yıllardır körfeze akıtılan atık suların tüm bunların sorumlusu olduğu anlaşılır.

Aklı başında yetkililer ve otorite ile çevreye ve insana, halkına duyarlı Chisso Kimya Fabrikası yöneticileri ve muhterem sahipleri hemen gerekli düzenlemeleri yapmak üzere işçilerinin haklarını karşılayarak fabrikanın faaliyetlerini durdurur, metil cıva oluşumuna neden olan ürünlerini gözden geçirir, körfezi atıktan koruyacak üretim ve filtre düzeneklerini hemen geliştirecek çalışmalara başlarlar. Bu süre içerisinde körfezin temizliğini üstlenir ve hastalıktan etkilenen aileleri bulur, bir araya getirir ve bu çevre felaketindeki sorumlulukları yüzünden halka üzgün olduklarını bildirerek, maddi olarak da bu hatalarını karşılarlar…

Elbette böyle gelişmez olayların devamı…Hastaların çoğu, kalıcı zihinsel fiziksel hasarlarla yaşamaya devam ederken, hastalığın doğumsal tipi de tariflenir. Velhasıl, 1960’lı yılların sonuna dek Kumemoto eyaletinin Minamata kenti halkı Chisso kimya fabrikasının faaliyetlerine yetkililerin onayı ile aynı şekilde devam etmesi nedeniyle zehirlenmeye devam ederler. 1968 yılında fabrika asetaldehit üretimini durduruncaya dek…

Hastalar, kamuoyu ve varsa eğer bir vicdan oluşturmaya, haklarını hukuksal anlamda kör topal elde etmeye çalışırlar bu süreçte. 1971’den itibaren yanlarında birisini görmeye başlarlar. Onlarla ilgilenen, konuşan, evlerine giren, hasta çocukları gözlemleyen ve hastalığın “fotoğrafını çeken” Eugene Smith’le tanışırlar.

E. Smith’in ses getiren en önemli Minamata fotoğraflarından biri

Bir gölge gibi yanlarında ama içten bir dost olarak da kol koladır onlarla. Endüstrinin de dikkatini çeker bu gözlemci ve “hizaya çekilir”, ölümden döner, bir gözü neredeyse göremez hale gelir. Uzun yıllar kendisini etkileyecek sağlık sorunları da bu saldırıyla başlar. Smith’in fotoğrafları Minamata adıyla 1975 yılında yayınlandıktan sonra, dünya artık Eugene Smith’in gözünden Minamata’daki trajediyi görür.

Doğumsal Minamata hastalığı, E. Smith’in bir başka fotoğrafı

Endüstrinin çevreye, çevreyle beraber insana ve diğer yaşayan varlıklara ne kadar zararlı ve aynı zamanda zararın farkında olsa dahi ne denli fütursuz olabileceğini de görür.

Japonya hükümeti tüm bunların neticesinde mağdurların haklarını verir. Fabrikalar atıkları ve çevreye etkileri açısından yasal ve ciddi düzenlemelere tabii tutulur.

Bu, tüm dünyanın bu açıdan uyanmasını sağlar, fakat bu uyanış çok da uzun sürmez.

Vahşi kapitalin ne doymaya ne de çevreyi ve insan sağlığını düşünmeye pek de istekli olmadığı, sonraki yıllarda yaşanan küçüklü büyüklü yüzlerce olayın tanıklığıyla tescillenir.

Hastalığa fabrika atıklarının neden olduğu saptandıktan sonra fabrika sahipleri, çok gelişmiş filtreler ile atık sistemini tümüyle değiştirdiklerini belirtir, hatta basının önünde bir bardak atık suyu içerek bunu ispat etmeye çalışırlar; oysa bunun tamamen düzmece olduğu ve yıllarca aynı şekilde körfezi kirlettiği ve hükümet yetkililerinin de bunu bildiği sonradan ortaya çıkarılır. Bu utanmazlık başka zamanlarda başka yerlerde de yaşanır, yaşanmaya da devam edecektir. Tıpkı Çernobil sonrası içilen çay gibi, tıpkı bir salgın sırasında her akşam yalanlardan oluşmuş bir tablonun verilmesi gibi…

Ovadaki taş ocaklarından, madenlerden ekili alanlara her akşam bir pus gibi akan dumanın buğdayda, ayçiçeğinde neler biriktirdiğini, neden daha 18 yaşında bir kadının ilk bebeğinin Down sendromu olduğunu, kanser olgularının niye arttığını da biliyoruz elbet.

Ceyhan ovasından iki görünüm: Madenden tarlalara akan atık duman ve Yılankale’nin
önündeki taş ocağı ve ekili tarlalar (Fotoğraf: Selman Vefa Yıldırım)

Ne Onur Hamzaoğlu’lar ne Eugene Smith’ler bitmeyecek bu dünyada, mücadele devam edecek…Hepimiz için, çocuklarımız için…Daha iyi bir Dünya için…

Şimdi merakla Eugene Smith’i Johnny Depp’in oynadığı Minamata filmini bekliyorum.

Çevreye verilen zarar eninde sonunda insana geri dönüyor. Minimata da buna bir örnek.
Minamata

Salgın zamanları, Kasım 2020

Selman Vefa Yıldırım


Selman Vefa Yıldırım’ın diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.


Son Yazılanlar: