Sabah erkenden kalktı Pedanius. Çantasına biraz buğday ekmeği ve peynir koydu, Tarsus’tan gelen şarabından da yanına aldı, deri çantasının ön gözüne parşömenlerini ve tüy kalemini yerleştirdi. Sabah çiği yaprakların üzerindeyken yola koyuldu.

Anazarbos derler, doğduğu kentin surlarından, tepeden aşağı ovaya doğru baktı, nemden bir sis hafifçe çökmüştü, arkasından doğmakta olan güneşin kırmızı turuncu renkleri sisin üzerinde ahenkle dans ederken kent de uyanmaya başlamıştı.

Bugünü kendisine ayırmıştı Pedanius. Kışlanın revirinde görmesini gerektiren hastası yoktu, yara bakımları ve pansumanları yapılmış, alacakları ilaçlar hazırlanmıştı.

Bugün, çocukluğundan beri en sevdiği şeyi yapacaktı, bitkilerin izini sürmek. Aşağıya doğru inerken bodur ve sık aralıklı, küçük yeşil yapraklı ağaçların yanından geçti. Bu koku, bu koku onu alıp başka diyarlara götürüyordu, çağlar sonra Dilekkaya adlı küçük bir köye dönüşecek kentinde bu hünnap ağaçlarından elde edilecek balın tadına doyum olmayacağını hissetti, kokuyu içine çekti, şükretti.

Aşağıya, görkemli zafer kapısına doğru inerken sabahın ilk ışıklarıyla birlikte tomurcuğundan fışkıran kapari çiçeğini gördü, yanına yaklaştı, beyaz taç yaprakların içinden güneş ışını gibi saçılan organlarından gelişecek hıyara benzeyen meyveyi düşündü.

Anavarza’dan aşağı iniş ve Zafer Kapısı

İşlemeli deri çantasından not defterini çıkardı, sabahın ışığında ve neminde henüz çiğ, yapraklarının üzerindeyken güzelim kapariyi çizmeye başladı. Çiçeklerin güzelliği her daim etkilemişti onu, bu da ovanın açık tenli yeşil gözlü Rum kızları gibi baş döndürücüydü. Kapari bitkisinin sağaltım açısından verimli olduğunu biliyordu. Yapraklarından, tomurcuğundan farklı denemeler yapmıştı, meyvesinin lezzetli turşusunu severdi.

Güneş yükselmeye başlamıştı, Zafer kapısının içinden geçerken gecesi gerdanlık gündüzü mezarlık diye anlatılan kadim Mezopotamya kentinden gelen Asuri taş ustalarının sanatçılıklarına bir kez daha hayran kaldı, bu kapıdan daha yüzlerce yıl hangi halklar geçecek diye düşündü. Amuda’da, baharın yağmurlarıyla çağıl çağıl akan Pyramos’un kenarında, çok uzun yıllar sonra Tarkovski denir görüntü ustasının büyülü gerçekliği gibi bir doğanın içinde mola verdi. Geniş, nehire eğilmiş, toprağa kök salan ağaçların yansımalarıyla hareketli bulutların görüntüsü birbiri içine girmişti. Ekmeğini yedi, şarabından içti. Yanından geçen koyun, keçi sürüsünü izledi. Kır çiçekleri coşmuştu, doğa coşmuştu. Biraz ilerde pembe rengiyle böcekleri kendisine çeken gül hatmiyi gördü. Not defterini çıkardı ve bir şeyler yazdı. Bıçağıyla toprağı kazıdı ve köküyle hasar vermeden topraktan söktüğü hatmi çiçeğini çantasına koydu.

Gül Hatmi Çiçeği
Hemite kalesinde Gül Hatmi çiçeği

Yanına çocuklar gelmişti, bin yıl ötesinden gibiydiler. Neden ona Lokman dediklerini bilmiyordu, ama bu hoşuna gidiyordu. Yumuşak sesiyle ve gülümseyerek konuştu onlarla, çevresini sarmış, gülerek oynuyorlardı. O da onlara katıldı, şarkılar söylediler beraber. Sonra cebinden bir kutu çıkardı, bu yaralarını iyileştirir, dedi. Bir başka çocuğa da küçük cam bir şişe uzattı, bu öksürüğünü azaltır ve keser, dedi. Keyfi çocuklarla daha da artmıştı. Ama gidecek yolu vardı daha. Vedalaştı onlarla ve Ceyhan boyunca yürümeye devam etti.

ceyhan nehri
Ceyhan Nehri kıyısından büyülü gerçeklik

Uzun zamandır Kovara gözünde tütüyordu, ama oraya doğru gitmeyi bir başka zamana bıraktı. Belki Camsap’ın orada olduğu bir gün gider onunla uzun uzun yılanların ve hekimlerin şahından konuşurlardı.

Hayranıydı Yılankale’nin; mimarisi ve yapıldığı tepeye uyumu her zaman ilgisini çekiyordu. Bir karaçalı yığını gördü, buna sevindi. Karaçalıdan elde ettiği droglar azalmıştı. Yanlarına gitti. Sivri dikenlerine yavaşça dokundu, parmaklarının yumuşak etinde keskinliğini hissetti ve yüreği daraldı, olduğu yere çöktü, gözleri yaşardı. Palestin’deki Yerusalem şehrinde insanlara yeni ve dostane, yeni ve çıkarsız, yeni ve içten şeyler söyleyen Iesus derler bir marangozun çarmıhla cezalandırılırken kafasına karaçalıdan bir taç yaptıklarını anlatan, anlatırken ağlayan habercileri hatırladı. Parmağını dikene bastırdı, hissettiği acı Iesus’un acısıymış gibi kalbini dağladı.

kara çalı
Kara çalı (Hz. İsa Dikeni)

Akşam olmak üzereydi, Anazarba’ya yaklaşmıştı, buz gibi berrak bir pınarın yanında soluklanmak için durdu. Yanından bir sürü geçerken, çobanla selamlaştı. Yanına yaklaştı çoban, heybesinden iki babutsa çıkardı, soğuk suda soğuttuktan sonra çabucak ve usta bıçak darbeleriyle kabuğunu soydu, birisini Dioskorides’e uzattı. Yeni olmuş tazecik meyveyi yedi. Çobanla helalleşti, bugünü dolu dolu yaşadığı için şükretti.

babutsa
Babutsa (Dikenli incir veya Frenk inciri) ve Anavarza

Eve vardığında hava kararmıştı. Çantasından bugün topladığı bitkileri, çiçekleri özenle çıkardı. Parşömenlerini diğer notlarının arasına koydu. Eserine baktı, 200’den fazla bitkinin resimlerini çizmiş, özelliklerini kaydetmişti. Parşömenlerini elleriyle sever gibi yaptı. 2000 yıl sonra bile bu yazıtının bir manastırda, bir okulda, üniversitede veya ilaç laboratuvarında işe yarayacağını düşündü ve Kapadokya’dan gelen şarabı ve bir parça peyniriyle uzanıp yıldızları seyre daldı.

DE MATERIA MEDICA

dioskoridis
De Materia Medica’dan kesit (internetten alınmıştır)

Anazarba’lı Pedanius Dioskorides, Grekçe PERI HYLES IATRIKES adını verdiği 600’den fazla bitkinin, 35 civarı hayvansal ve 90 kadar da madeni drog’un çizimleri ile anlatıldığı 5 ciltlik bir kitap yazar. Bu kitapta bitkilerin isimleri, özellikleri, ne işe yaradığı, nasıl kullanılacağı gibi bilgiler yer alır.

Kitap, önce Latince, Süryanice, Arapça’ya çevrilir, kullanımı yaygınlaşır ve 1600lı yıllarda da İngilizceye çevrilir. Hâlihazırda bilinen en eski nüshası Viyana’da Milli Kütüphane’de korunan Codex Aniciae Julianae’dır. Bitki ve ilaç bilim alanında 1500 yıldan fazla yaşamsal önemde kullanılmış, kaynak olarak gösterilmiş, ilaç bilimine temel oluşturmuştur. 1930’lu yıllarda bile Yunanistan’daki bir ortodoks manastırında etkin biçimde kullanıldığı bilinir.

Not 1: Bitki ve çiçek isimleri için Umur Çürük’e teşekkürler
Not 2: Fotoğraflar Selman Vefa Yıldırım


Selman Vefa YILDIRIM’ın diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.


Son Yazılanlar