korona matara

Geçtiğimiz ay, mesleki hayatımın en kaotik ayıydı. Yıl sonunun yaklaşmasıyla artan evrak işleri ve diğer pek çok şeyin birleşimiyle, çalışma tempom içinden çıkılması imkânsız bir hal almıştı. Mesaiye sabah sekiz buçukta başlıyor, öğlen arasına çıkmıyor, mesai bitiminde zar zor eve gidiyor, bir şeyler yedikten sonra (-ki bu genelde hazır pizza oluyordu.) çalışmayı sürdürüyordum.

Çalışma, kimi zaman gece yarısına, hatta bazen sabah ikiye üçe kadar devam ediyordu. Buna rağmen yine de bir şeylere geç kalıyor, bazı e-postalara yetişemiyor, strese giriyordum.

Bazen bu yoğun çalışmamı kimsenin görüp görmediğini merak ediyor; kendime “sevdiğim bir işi yaptığımı” ve ekonomik olarak zor zamanlardan geçtiğimizi hatırlatıyor, motivasyonumu yüksek tutmaya çalışıyordum. 

Sürdürülebilir olmadığı muhakkak bu tempoda, bir yandan da herkes gibi virüslerden kaçmaya, sevdiklerimden izole yaşamaya (spesifik olmak gerekirse anneannemi öldürmemeye ama dört duvar arasına da mahkum etmemeye), sakin kalmaya, sağlıklı düşünmeye çalışıyordum. 

Yalnız, hatta yalnızdan öte; “tek başıma” hissediyordum. 

Tek başınalık. Pek güzel bir his değildi. 

Derken hasta oldum… 

Feci bir ateş, kusma, eklem ağrısı.

Doktor ziyareti. 

Testler?

Negatif.

Ama şanslıydım ki, hekimlerim tedbiri elden bırakmadı. 

En az 10 gün boyunca istirahat edecek, mümkün olduğunca yataktan kalkmayacak, kendimi iyi hissetsem dahi “fazla kıpraşmayacaktım”

Sonuç:

Bir torba ilaç ve kesin emirlerle birlikte ağır aksak yürüye yürüye evimin yolunu tuttum.

Kapımı kapattım. Hastane kıyafetlerimi makinaya attım. 

Koltuğa yığıldım. 

İlk üç gün durmaksızın uyudum. 

Üçüncü gün uyku halim dağılmış, ateşim düşmüş, vücudum toparlamış ve zihnim berraklaşmıştı. 

Telefonumu açtım. Mailler ve iş telefonları gelmeye devam ediyordu. 

Mideme aniden giren krampla birlikte bu şartlar altında sağlıklı düşünemeyeceğime karar verdim. Aileme iyi oluğumu belirten bir mesaj yazdım ve telefonumu uzun bir süre açmamak üzere kapadım.

Sessizlik. 

Bu denli izole bir yaşam biçimini hayatımda ilk defa deneyimleyecektim.  

Evde televizyon yoktu. 

İnternet kablolarını, afiyet olsun, köpek kızım yemişti. 

İnsansız, internetsiz, televizyonsuz ve büyük ölçüde telefonsuz günler… 

Bu günler nasıl geçecekti?

“Mırr” diye bir ses geldi. 

Kedi kızım kucağıma yattı. 

Durum değerlendirmesi yapıldı. 

Kitap okuyacak, yazı yazacak, dinlenecek, resim yapacaktım.  

Dışarıda dünya tüm kaotikliği ile devam eder, vücudum bir hastalıkla savaşırken; ben dükkanı kapatacak, kapıyı sürgüleyecek, “İç’ime sığınacaktım”. 

Başlardaki “bir şeyleri kaçırıyorum”, “mailler gelmeye devam ediyor” gerginliği, yerini yavaş yavaş huzura ve dinginliğe bıraktı. 

Issız bir adaya düşmüştüm ve işin ilginci kurtarılmaya da çalışmıyordum. 

Dış dünyanın evime giremeyecek olması garip bir güven veriyordu.

Elime ne geçerse okudum. 

Aklımdan geçenleri köşelere karaladım.

İnsanlık için berbat, benim için çok matrak resimler yaptım. 

Bazılarını yırttım, bazılarını sakladım. 

Kitaplarla, düşüncelerle, doğayla, deneyimlerle beslediğim İç’im, şimdi beni besliyordu. 

“Tek başımayım” hissi geçti yavaş yavaş…

İronik belki ama insanlardan fiziksel olarak en uzak olduğum bu zamanda; sevdiklerime bir o kadar yakın hissetmeye başladım.  

Dostlarımla görüntülü konuştum.

Brezilya’dan, Hollanda’dan, İstanbul’dan, Ankara’dan…

Onlarla sohbet ettim. 

“Nasılsın?” diye sordular bana. 

“İyiyim. Sen nasılsın?” demedim. 

Uzun uzun anlattım. Dinlediler. 

Onlar da kendilerinden bahsettiler. 

Kahkahalarla güldük hayatın absürt yanlarına

Ve ağlamış olabiliriz biraz da.

Sonra… 

Sonra annem çorba yolladı. 

Anneannem yoğurt yaptı. 

Babam meyve getirdi. 

Yalnız kaldıkça tek başınalık hissim azaldı. 

Ve şimdi düşünüyorum da… 

Hasta olduğum dönem açık ara 2020’nin en güzel iki haftasıydı. 

Fazla da dramatikleştirmeden yazıyı bitiriyorum. 

Bu iki haftacık zaman diliminden öğrendiğim şeyler var. Ya da belki de “hatırladığım” demeli. Çünkü unutuyoruz. 

Kitapçıların “Kişisel Gelişim” rafları bizi daha başarılı dışadönükler yapmak, sosyal medyalarımızı daha etkin kullanmak, “networking” konusunda uzmanlaştırmak için taktikler veren kitaplarla dolu. 

Dışa dönmenin faydalarının olduğu aşikar. Hayat, özellikle de iş ve aile, çoğu zaman bir takım sporu. Belirli bir sosyalleşme kabiliyeti olmaksızın engellerle başa çıkmak zor. 

Ancak bu hengamenin ve pompalanan “dışa dönmelisin”, “daha çok sosyalleşmelisin” baskısının unutturmaması gereken bir konu var. O da şu:

Hayat bir takım sporu evet. Ama aynı zamanda bir maraton. 

Ve hayatında bir maraton ya da uzun mesafe koşmuş olan herkes bilir ki; belirli bir kilometreden sonra yalnızsındır.

Her şey bulanıklaşır.

İç sesin, nefes alışın verişin, adımların ve ağrıyan yerlerinle baş başa kalır; bazen bir boşluğun içinden geçer ya da bir noktaya odaklanırsın. 

Bu yüzden; 

Önce tüm bu kaos içinde gelip beni bulan, 

Kulağımdan tutup “yedek kulübesine” oturtan, 

Bana İç’imi hatırlatan, 

O hınzır hastalığa;

Sonra da beni iyi eden hekimlerime, sağlık çalışanlarına

Teşekkürü borç bilirim. 

Madem o kadar “kitap okudum” dedim. Bu yazıyı da Marcus Aurelius’un Düşünceler’inden bir alıntı ile bitireyim: 

“İstediğin anda içine çekilebilirsin; çünkü insanın çekilebileceği hiçbir yer kendi içinden daha dingin, daha erinçli olamaz. Erinç derken içsel düzenden başka bir şeyi kastetmiyorum. Öyleyse sürekli olarak kendini bu sığınacak yere uyarla ve orada kendini yenile.” 

Bir başka sokağa çıkma yasağından herkese sevgiler.

Saide Begüm


Saide Begüm Feyzioğlu’nun diğer yazıları için buraya buyrunuz.

Bunlar da ilginizi çekebilir: