Munch’un Çığlığı

Tutku Taşkınoğlu

“Doğduğum andan itibaren, endişe ve ölüm melekleri yanımdaydı. Beni ilkbahar güneşinde ve yaz ihtişamında takip ettiler. Akşam gözlerimi kapadığımda başucumda belirdiler. Beni ölüm, cehennem ve ebedi lanetle korkuttular. Geceleri sık sık uyanır ve cehennemde olup olmadığımı kontrol ederdim.”

– Edvard Munch –

Edvard Munch ve Çığlık Atan Renkler

Tuvallerinden ağrı sızardı Munch’un. Resimlerindeki sükûnet, huzuru değil, çocukluğundan beri peşini bırakmayan acıları anlatırdı. Üzüntülerini ve takıntılarını resmeden Edvard Munch daha beş yaşındayken annesi ve erkek kardeşini, daha sonra da kız kardeşini tüberkülozdan kaybetti. Bir kız kardeşi ise akıl hastanesine yatırılmıştı.

Edvard Munch, yaşamı boyunca yaşadığı kaygılarını alkol ve sanatıyla çözmeye çalıştı. On sekiz yaşından seksen yaşında ölene kadar resim yaptı. Oto portrelerini yapmayı ve duygularını kendi yüzü ile anlatmayı severdi. Hayatını ve başkalarıyla olan ilişkilerini keşfetme aracı olarak resmi kullanırdı.


Hasta Çocuk

İlk resimlerini o sırada 15 yaşında olan kız kardeşi Sophie hastayken yapan Munch, Sick Child (Hasta Çocuk) adını verdiği tabloyu yıllar sonra “Sanatımın doğum yeri” olarak tarif edecekti.

Edvard Munch - Sick Child
Edvard Munch – Sick Child

Saint-Cloud Gecesi

Babasının öldüğü gece onun için dönüm noktasıydı. O gün Paris’te, küçük bir odada sefil bir durumdaydı. Aşırı derecede içkiliydi. Pelin otundan kaynaklanan halüsinasyonları ona karanlık odasının içini ve geceyi çizdirdi. Night in Saint-Cloud (Saint-Cloud gecesi) adlı eserinde, pencerede düşüncesinde kaybolan bir adam oturuyordu; arkadaşı Danimarkalı şair Emanuel Goldstein.

Edvard Munch - Night in Saint Cloud
Edvard Munch – Night in Saint Cloud

Ve Çığlık…

En tanınmış eseri Scream (Çığlık) ’de ise Norveç’te Ekeberg tepesindeki Gaustad akıl hastanesi ve hemen yanı başındaki hayvan kesimhanesine ilerleyen yolu resmetmişti. Kız kardeşi Laura, şizofreni teşhisi ile bu hastanede yatmaktaydı.

Evdard Munch, Çığlık’ı nasıl resmettiğini günlüğünde:

 "İki arkadaşımla gün batımında yürürken aniden gökyüzü kahverengiye dönüştü. Durdum, hissizleştim ve bir parmaklığa dayandım. Bir tarafta şehir uzanıyordu ve altımda fiyort vardı. Güneş battı, bulutlar sanki kanla kırmızıya boyanmıştı. Arkadaşlarım yürümeye devam ettiler. Ben ise orada korkuyla titreyerek kalakaldım ve tüm doğanın çığlık attığını hissettim. Resmi yaptım, bulutları kan rengi boyadım. Renkler de çığlık atıyorlardı." 

diye anlattığında anksiyetesi ile savaşıyordu.

Belki de duyduğunu söylediği çığlık, akıl hastanesindeki hastaların veya kesimhanede öldürülen hayvanların çığlıklarıydı.

Edvard Munch - Çığlık
Edvard Munch – Çığlık

Bir Sembol Olarak Çığlık

Korkunun ve içsel bunalımın sembolü olan Çığlık’ta; ön plandaki figür, başını elleri arasına almıştır. Yüz çarpıtılmış karikatürize edilmiştir ve bir kafatasını andırır. Gözler dik, yanaklar oyuk, ağız sonuna kadar açık; bağırmaktadır.

Yılankavi figürün diğer iki figürden uzakta ve tek olması yalnızlığını simgeler. Bütün çizgiler çığlık atan başa doğru akar. Resim, varoluşun acımasızlığını, insanın umutsuzluğunu, mutsuzluğunu, korkularını ve çaresizliğini çarpıcı bir şekilde anlatır. Renkler, figürün kaygılarını daha da vurgular. Resimde, fırtına öncesi sessizlik vardır. Gökyüzünün kırmızı ve sarıyla dalgalı görünümüne karşılık deniz açık, kara ise koyu maviyle boyanmıştır. Çığlık atan figürde ve köprüde toprak renkleri hakimdir. Dalgalanma resme hareketlilik kazandırır.


Duyguların Senfonisi

Çığlık’tan sonra acımasız bir aşkın kollarına düşen Munch; Melancholy (Melankoli), Jealousy (Kıskançlık), Love and Pain (Aşk ve Ağrı), Ashes (Küller), Madonna ve Puberty (Ergenlik) resimlerinden oluşan “Frieze of Life” (Duyguların Senfonisi) serisini yapar. İnsanları ezen, hırpalayan, mutlu eden ve bırakmayan duyguları anlatır. Derin, şiirsel, melankolik resimlerle her geçen gün biraz daha insanlardan uzaklaşır.


Edvard Munch: Hayatla Barışma

Munch, acıları ve sürekli kaygı hali ile baş edemez olmuş, aşırı içmeye ve çevresiyle kavga etmeye başlamıştır. Kopenhag’da bir kliniğe yatarak sekiz ay boyunca alkol ve kaygıları için tedavi görür. Tedavisinin önemli bir parçası, geçmiş ilişkilerdeki ihanet duygularını resmettiği tablolardır. Geçmiş kızgınlıklarıyla uzlaşmaya çalışır. Tabloları, duyguları üzerinde çalışmasını, nefretinin boşluğunu görmesini ve korkularından kurtulmasını sağlar.

Hayatla barışan Munch, klinikten ayrılıp Norveç’e döner. İyileştiğini kanıtlamak için Oslo Üniversitesi’ndeki toplantı salonunu dekore etmeye başlar. Norveç fiyortlarının üzerinde yükselen güneşi bir duvar resmi olarak çizer.

Frieze of Life serisinin aksine, kişisel sevinçlerin ve üzüntülerin değil sonsuzluğun gücünü anlatan The Sun’ın duvarını süslediği salonda yıllarca Nobel Barış ödülleri verilmiştir.

Oslo Universitesi - The Sun
The Sun – Oslo Üniversitesi

Ölümün Ayak İzleri

Altmış altı yaşında sağ gözünde bir kanama yaşayan Munch’ın görüşü bozulur ve gölgede yaşamaya başlar. Ölüm kadar korktuğu körlüğünü “Between The Clock and The Bed” (Saat ve Yatak Arasında) oto portresinde resmeder. Bu tabloda, büyükbabasının saati ile bir yatak arasında ortada durur. Ağzı ve gözleri kapalıdır. Saat tabutu andırmakta, yatak lahite benzemektedir. Üzerinde çocukluğundan kalma bir örtü vardır. Solunda, Dostoyevski’nin kahramanı olan Kropotkaya olduğuna inanılan portrelerden biri asılıdır. Rakamları olmayan saat ve insanların yaygın olarak öldüğü bir yer olan yatak arasında dik ve boş göz yuvalarıyla ayakta durmakta, yaşamının sona ermesini beklemektedir.

Edvard Munch  Between The Clock and the Bed
Edvard Munch – Between The Clock and the Bed

Munch artık oto portrelerinde ölüme odaklanmaya başlamıştır. Birçok tablosunu yaptığı modeli Birgit Prestoe’ye “Aniden ölmek istemiyorum. O son nefesi yaşamak istiyorum” dedikten ve sekseninci doğum gününden yaklaşık bir ay sonra 23 Ocak 1944’te Oslo’daki evinde ölür. Yalnız ölmek ister ama kimsenin yalnız ölmemesi gerektiğine inanan hizmetçisi gizlice odasına girip hayatı boyunca duyduğu tüm çığlıkların aksine huzur içinde ölüşünü izler.

"Hayatımın ikinci yarısı, kendimi güçlü tutmaya çalışmaktan başka bir şey değildi. Yolum beni uçurumun kenarına, dipsiz bir çukura götürdü… Sık sık yolu terk ettim ve kendimi insanlar arasında yaşamın kargaşasına attım. Ama her zaman uçuruma giden yola geri dönmek zorunda kaldım… Sanatım itiraf etti… Benim durumumda yaşam korkusu da bir ihtiyaçtı… O olmasaydı, dümeni olmayan bir gemi olurdum."

– Edvard Munch –

Tutku Taşkınoğlu’nun diğer yazıları:

Bunlar da ilginizi çekebilir:

Slide 2

Bugünkü söyleşimizde Psikoloji Bilim Uzmanı ve Aile Danışmanı Sayın Şirin Şinikçi'yi ağırladık. COVID-19 döneminde çocuk psikolojisine ilişkin bilinmesi gerekenler neler? Çocuğa ölüm haberi nasıl verilir? Çocukların kıyafet seçimleri nasıl ve niçin düzenlenir? Keyifli okumalar dileriz.

Slide 2

“1932 yılında Üsküdar’da doğan Ayfer Akkal, gerçek bir İstanbul hanımefendisi. Bin dokuz yüz otuzlu yıllardan itibaren tanıklık ettiği İstanbul’u; Cumhuriyet ilan edildikten sonra da etkisini hissettirmeye devam eden Osmanlı saray kültürünü; okuldaki izcilik ve atletizm maceralarını; iki çocuğunun birini IDSO’da başarılı bir müzisyen, diğerini ise seçkin bir iş kadını olarak yetiştirişini öyle canlı anlattı ki, konuşmamız hiç bitmesin istedim.” Begüm Feyzioğlu yazdı.

Slide 3

Devlet Tiyatrolarında ve Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Tiyatrolarında ışık tasarımı alanında uzun yıllar çalışmış Ersen Tunççekiç ile röportaj yaptık.

Slide 3

Bana ilham veren bir cumhuriyet kadınının, azimli bir köy öğretmenin Bursa’dan Afganistan’a uzanan hikayesini anlatacağım size. Daha doğrusu o kendi hikayesini anlatacak, ben aracı olacağım. Kahramanımızın adı Gülten Bengür. Benim anneannem… Ama bu bilgiyi sadece bir detay olarak veriyorum. Çünkü anneannem olmak haricinde, yaşamının 87 baharına sığdırdığı o kadar macera var ki, “birinin anneannesi olmak” bunların yanında fazlasıyla sıradan kalıyor.

previous arrowprevious arrow
next arrownext arrow