Düş Sinemalarında Bu Hafta: Kopfkino ’dan Walter Mitty’ye

Ece Nil Feyzioğlu

DAS KOPFKINO
Yabancı bir dil veya o dilden yeni bir kelime öğrenmek de seyahat etmenin bir yolu. Özellikle bazı kelimeler, paragraflarla anlatılabilecek bir durumu, tek kelimeyle kapsayarak bakış açınızı genişletebiliyorlar. Bu yazımda, tek bir kelimenin bana düşündürdüklerini anlatmak istiyorum: Kopfkino. Umarım siz de Kopfkino'dan en az benim kadar etkilenirsiniz.  

Hayal Gücü Yüksek, Paragraflara Bedel Bir Kelime: Das Kopfkino


Kopfkino
, Almanca’da, “var olmayan bir duruma zihinde vücut verme” anlamına geliyor. İki kelimenin birleşiminden oluşmuş: kafa ve sinema. Yani, dilimize birebir çevirince, düş gücü sinemasına yakın bir anlamı var. Zihnimiz kadar mahrem bir mekânda, oyuncusu da, senaristi de kendimiz olan, tek kişiye özel bir sinema. 

Kopfkino, hepimize yürüyüşte, işte, evde, müzik dinlerken veya yemek yaparken, kendi zihnimize daldığımız, ve nasıl oluyorsa kendi zihnimizdeki hikayelerin seyircisi olduğumuz herhangi bir sıradan an kadar yakın bir kelime. Fakat eylemin bu yaygınlığı, en hazırlıksız anlarımızda, hikâyeden hikâyeye dolaşan insan zihninin gizeminden azıcık olsun eksiltmiyor. İnsan, kim olursa olsun, kafasındaki sinema oynamaya başladığında, bir hayalpereste; ya da kelimenin sözlükte tanımlanan haliyle, bir “hayale tapana” dönüşüyor.

Kopfkino: Freud Olsa Ne Derdi?

Aranızda, “Benim kafamda böyle şenliklere yer yok.” diyenler, kendilerini durumla bağdaştıramayanlar olabilir. Ama çoğu insan zihninin aynı zamanda bir fantezi üretim fabrikası olduğunu ben demiyorum, Freud diyor. Freud’a göre, insanlar, büyüdükçe oyun oynamayı ve oyunlardan aldıkları zevki arkalarında bırakıyor gibi görünüyorlar. Halbuki, Freud, yetişkinlerin oyun kurmak yerine, hikayeler ve fanteziler kurduğunu söylüyor. Elbette bu fantezilerin sıklığı ve içeriği insandan insana değişebiliyor.

Eğer, bu hayal kurma halinin vücut bulmuş hallerinden birini merak ederseniz, Walter Mitty karakteri yerinde bir örnek olabilir. James Thurber’ın 1939 yılında yazdığı The Secret Life of Walter Mitty (Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı) adlı kısa öyküsü, daha sonra 1947’de Danny Kaye’nin, 2013’te de Ben Stiller’ın başrolünü oynadığı bir filme uyarlanmış. Karakter, gerçekliğin çoğu kez tatmin edici olmayan veya nahoş etkisini kurduğu hayallerle alt etmeye çalışan bir insanı anlatıyor. 

Bence Walter Mitty karakteri çok ilgi çekici; çünkü kendimiz hariç başka insanların düşlemlerini gözlemleme fırsatını sunuyor. Bu gerçek hayatta kolay kolay deneyimleyebileceğimiz bir durum değil. Bu nedenle, kafasında bu tür düşlemleri icat eden tek kişi olduğumuza inanmaya eğilimli olabiliriz. Halbuki, Freud, bu fantezilerimizin kaynağının henüz tatmin olmamış isteklerimiz olduğunu söyler. Yani, kafamızın içindeki sinema, geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceği birbirine bağlayarak bize kendimizle ilgili bir şey anlatmak için oynar. Özetle; düş sinemamız, şimdiki zamanda tetiklenen, geçmişimizle doğrudan bağlantılı, geleceğimize dair bir dilektir. 

Zamanla Değişen Walter Mitty

1939’un orijinal Walter Mitty’sinin hayatındaki baskıcı unsur karısı. Hikâyede, Mitty’nin eşinin günlük talepleri, Mitty’nin tek kişilik ve maskülen hayal dünyasına gömülmesine sebep oluyor. Hikâyede Walter Mitty’nin karısı buyurgan, hayalperest Walter ise çok sıkılgan resmediliyor. Bu sebeple, Walter Mitty’nin 1939 sürümüyle yakınlık kurmak benim için biraz zor. “Hikâyedeki cadılaştırılmış kadın karakterin dili olsa da konuşsa” diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Kim beraber yaşadığı insanın, basit bir ev alışverişi yapması talep edildiğinde hülyalara dalıp uzaklara kaçıvermesine tahammül edebilir ki?  

2013 yılına gelindiğinde ise, güncellenmiş Walter Mitty’nin hayatındaki baskı unsuru şekil değiştirmiş oluyor. Artık Walter Mitty’nin gündüz düşleri herkesin eşit sorumluluk alması gereken ev işlerinden dolayı değil, kendini gerçekleştirmesinin önünde bir engel olarak duran 16 yıllık kurumsal hayat deneyimi ve kaba erkek patronu karşısında bir savunma mekanizması olarak imdada yetişiyor. Üstelik, orijinal Mitty’den farklı olarak, 2013 model Mitty, fantezilerini, hayatında gerçekleştirmek istediklerine dair bir yol gösterici olarak kullanıyor. Yani hayallerinden yararlanarak sadece kafasında değil, gerçek hayatta da maceralar yaşamaya başlıyor. Film ilerledikçe, Mitty, gençken kurduğu hayalleri hatırlıyor ve sahipleniyor. Böylece, dünyayı gezme ve macera yaşama isteğini İzlanda’ya giderek, harekete geçmiş bir yanardağla veya köpekbalıklarıyla mücadele ederek gerçekleştiriyor.

Freud da, yazısının sonunda bir hayalperestin zihinsel çalışmasının nasıl üretken hale gelebileceğini ve gündüz düşlerinden nasıl şiirsel bir yaratım çıkartılabileceğini sorguluyor. Örneğin, mahrem bir gündüz düşü, ne zaman bir sanatsal üretime dönüşebiliyor? Freud’un başka bir yazısında belirttiğine göre, bir hayalin üretime dönüşebilmesi için sanatçının hayalleri üstünde nasıl çalışacağını öğrenmesi gerekiyor. Sanatçı, hayallerini daha az kişisel ve daha evrensel hale getirmeyi öğrendiğinde, kişisel fantezisi, başkalarının da zevk alabileceği bir hale dönüşmüş oluyor. Özetle, kafamızın içindeki hikayelerden beslenmeyi öğrenmek bizi hem sanatsal anlamda daha üretken kılabilir, hem de kendimizi ve gelecekten beklentilerimizi daha iyi anlamamıza yardımcı olur. Kafanızın içindeki sinemaların mutlu sonla bitmesi dileğiyle…


Bunlar da ilginizi çekebilir

Son yazılanlar