Bursa’dan Afganistan’a: Bir Cumhuriyet Kadınının Hikayesi

Begüm FEYZİOĞLU

Bana ilham veren bir cumhuriyet kadınının, azimli bir köy öğretmenin hikayesini anlatacağım size. Daha doğrusu o kendi hikayesini anlatacak, ben aracı olacağım. Kahramanımızın adı Gülten Bengür. Benim anneannem… Ama bu bilgiyi sadece bir detay olarak veriyorum. Çünkü anneannem olmak haricinde, yaşamının 87 baharına sığdırdığı o kadar macera var ki, “birinin anneannesi olmak” bunların yanında fazlasıyla sıradan kalıyor.

Yıl 1933. Nisan’da Bursa… Tabiatın her yerinden güzellik fışkırıyor. Balkan göçmeni bir ailenin ikinci çocuğu dünyaya geliyor. Dışarıdaki renk renk güllere bakıp bebeğin adını “Gülten” koyuyorlar. Doğayla uyum içinde, renkli, güzel Gülten… Çiçeklerle, hayvanlarla hemen arkadaş oluveren, önüne çıkan her koşula uyum sağlamanın yolunu bulan bir insan olması belki biraz da isminin kerametinden…

Anneler gününde Gülten’i kırmızı gül yanaklarından öpmek, ayaklarını yerden kesene kadar ona sarılmak isterdim. Ama bu seferlik banyomu yapıp temiz kıyafetlerimi giydim, maskemi taktım ve utangaç bir misafir gibi salonun uç köşesine oturdum. O hikayesini anlattı ve biz zamanda yolculuğa çıktık. Unuttuğumuz bir Türkiye’yi şehir şehir, köy köy gezdik. Afganistan’a gittik, annemi doğurduk, geri geldik. Anlatmak ve dinlenilmek 2 aydır dışarı çıkamayan Gülten’e de iyi geldi. Bana da iyi geldi. Umarım okuması da size iyi gelir.

Annelerimizin, anneannelerimizin bu anlamlı günü tekrar kutlu olsun. Bir sonraki sene sıkı sıkı sarılmak alacağımız olsun.


Çocukluk ve Öğrencilik Yılları

Bugün anneler günü. Öncelikle anneler günün kutlu olsun anneanneciğim. Nasıl hissediyorsun?

Çok mutluyum çünkü iki tane evlat yetiştirdim. İkisini de insan gibi yetiştirdim. Sonra dört tane torun yetiştirdim. Bir de torun çocuğum var. O da mızıka çalmaya başladı bile. Çok şanslı hissediyorum. Bundan daha büyük mutluluk olur mu? Bence olmaz.

Öyleyse klasik bir soruyla başlayalım. Bize biraz çocukluğundan bahseder misin?

Aman sen de… Ben çocukluğumu unutmuşum. 80 sene geçmiş.

İzmir'de üç kız kardeş
İzmir’de üç kız kardeş

Biraz denesen?

Biz üç kız kardeştik. Ben ortancaydım. Ablamla aramda iki yaş, kız kardeşimle aramda sekiz yaş var. Ben Bursa Altıparmak’ta 1933 yılında doğmuşum. Orasını hiç hatırlamıyorum. Oradan da İzmir’e taşındık. İzmir’i çok iyi hatırlıyorum. İzmir’e gittiğimizde henüz okula başlamamıştım. Bayraklı’daki evimizi hiç unutamıyorum. Sonra İstanbul, Fatih. Sonra İzmit. Ordan yine İstanbul. Ve Konya… Çocukluğum hep değişik şehirlerde geçti. Öyle çok taşındık ki sayısını hatırlamıyorum. Her şey, her an değişebilirdi. Ama çok güzel günlerdi.

Değişmeyen bir şeyler de vardır elbet?

Değişmeyen şey, ben hep çiçek böcek peşinde koşardım.

Annem bana ipek böcekleri alırdı. Her sene beş on tane ipek böceğim olurdu. Sokaktaki dut ağaçlarından yapraklar toplar, ipek böceklerimi beslerdim. O ipek böceklerinin koza örüşleri çok hoşuma giderdi. Bazen gece kalkar onları seyrederdim, nasıl örüyorlar diye. İpek böcekleri önce kendilerine koza sararlar. Bir miktar kozanın içinde kalırlar. Bir müddet sonra da kelebek olur dışarı çıkarlar. O kelebeklerin birbirleriyle iletişimi de çok hoşuma giderdi.

İpek böceklerini nerden bulurdun?

Aslında ipek böcekleri kelebek olup uçtuklarında geride yumurtalarını bırakırlar. O yumurtalardan yeni ipek böcekleri çıkar. Ama ben o yumurtaları saklayamazdım. Onları saklamak zor iş. Benim gibi ipek böceği besleyen çok insan vardı. Ben onlardan alırdım. Bazen birbirimizle ipek böceği değiş tokuşu yapardık.

Böcekler dışında başka bir şeyler besledin mi?

O zaman evlerde fare olurdu. O yüzden kedi beslenirdi. Bizim de bütün yaşadığımız evlerde kedimiz oldu. Ama şimdiki ev kedileri gibi düşünme. Kediler sokakta gezer, dolaşır, yemeğini balkonda yer, istediği zaman eve dönerdi.

Evimiz sobalıydı. Sobanın arkasında kedinin bir yeri olurdu. Kedi sadece o yerinde uyurdu. Onun dışında hiç kanepeye çıktığını, mutfağa girdiğini hatırlamıyorum. O zaman hiç veterinere kedi götürdüğümüzü, aşı yaptırdığımızı da hatırlamıyorum.

İzmir’deki evimizin bahçesinde tavuk da beslerdik ablamla. İkimizin tavukları ayrıydı. Yarış yapardık hangimizin tavuğu daha fazla yumurtlayacak diye. Hayvanın sıcağı daha üstündeyken yumurtaları çiğden kırıp hemen yerdik.

O zamanlar sosyal hayat ve arkadaşlarınız nasıldı?

Ben bütün gün sokakta oynuyordum. O zamanlar Nimet Çalapala diye bir yazar vardı. Çocuk mecmualarında yazıları çıkardı. Nimet Hanım, annemin iyi bir ahbabıydı. Onun Fatoş diye bir çocuğu vardı. Fatoş’la oynardık.

Bir de ev sahiplerimiz İtalyandı. Üç kızları vardı. Katarina, Mariçe, Lolita. Onlar bizden büyüklerdi, genç kızlardı. Sabah çıkıyordum, akşama kadar sokakta oynuyordum İtalyanlarla. Annem bana sokak süpürgesi diyordu.

İtalyanlar Pazar günü çok şık giyinir, kiliseye giderlerdi. Ben de çok merak ederdim kiliseye gitmeyi. Anneme sormuştum bir gün ben de gitsem olur mu diye. “Git kızım tabi, ne olacak?” diyip yollamıştı. Şimdi düşünüyorum da başkası olsa yollamazdı.

Annem de, babam da hakikaten çok açık fikirliydi. Ne bana, ne de kız kardeşlerime bir kere bile demişlerdir: “Siz kızsınız, şuraya gidemezsiniz, şunu yapamazsınız.” Bilakis babam: “Benim kızlarım her yere girer, başları dik çıkar.” derdi.

İzmir’den İstanbul’a neden taşındınız?

Hep birlikte taşınmadık. Ben epey ağır sıtma oldum ve iyileşmem için beni babaannemin yanına İstanbul’a gönderdiler. İzmir’in havası daha nemliydi. Bir türlü iyileşemiyordum. İstanbul’un havası daha kuru geldi. Babaannemin yanında iyileştim.

Babaannem Fatih’te oturuyordu. Fatih Taş Mektep’te okudum ilkokulu. Fatih mazbut ve güzel bir semtti. Evimiz Fevzi Paşa Caddesi üzerindeydi. Dinçay Apartmanı… Yıkılmıştır artık muhtemelen. Önünden tramvay geçerdi.

Fatih Fevzi Paşa Caddesinde Taş Mektep İlkokulu.
Fatih Fevzi Paşa Caddesinde Taş Mektep İlkokulu.

İlkokul ve Ortaokul İstanbul’da bitti… Sonra?

Sonra babacığım aniden öldü. Ortaokulu yeni bitirmiştim. Babam ölünce bizim maddi durumumuz biraz bozuldu. Hiç gelirimiz kalmadı. Tam bir belirsizlik…

Ben o zaman ortaokulu birincilikle bitirmiştim. O sene, ortaokulu birincilikle bitirenleri öğretmen okuluna sınavsız alıyorlardı. Konya Kız Öğretmen Okulu’na müracaat ettim, kabul edildim.

Kabul edildim edilmesine ama amcalarım Konya’ya gitmeme izin vermiyorlardı. Neler demediler ki? “Öğretmen olacaksın da ne olacak?” dediler. “Konya neresi, sen Konya’nın nasıl bir yer olduğunu biliyor musun?” dediler. Hatta ve hatta öğretmen okulunda 4 sene ücretsiz okuyacağım ve sonrasında zorunlu hizmet yapmam gerekeceği için bir senet imzalanması gerekiyordu. Amcalarım maddi durumları yerinde olmalarına karşın senedi imzalamak istemediler. Annemse gitmem konusunda çok ısrar ediyordu.

O sıralar ablam Ayten hem üniversitede okuyor, hem de çalışıyordu. Neticede senedi ablam Ayten imzaladı, hazırlıklar tamamlandı, Konya’ya gitme vakti geldi. Ama “gidersin gidemezsin” davası sürerken çoktan okul başlamış, bir buçuk ay geçmiş, Cumhuriyet Bayramı gelmişti.  

Beni Haydarpaşa’dan uğurlamaya rahmetli doktor dayım geldi. Bana bir çift kırmızı yün eldiven verdi. “Bunları elinden çıkarma. Konya soğuk olur.” dedi.


Konya Parasız Yatılı Yılları

Ve yolculuk başladı…

Annem tembihlemişti. Konya’ya vardığımda tren garında hiçbir yabancıyla konuşmayacak, doğru tren şefinin odasına gidecektim. 16 yaşındaydım. Hayatımda ilk defa tek başıma tren yolculuğu yapıyordum.

Vardığımda hakikaten annemin dediği gibi yaptım. Tren garının şefine Konya Kız Öğretmen Okulu’nun yerini sordum. Şef bana hemen bir fayton buldu. Faytona binip okula gittim. Müdürün odasını buldum.

Annene nasıl haber verdin vardığını?

Nasıl haber vereceğim ya? Hemen mektup yazdım.  O zamanlar hemen telefondan “Ben geldim.” yazamıyordun.

Kolay alışabildin mi? Okula bir buçuk ay geç başladıktan sonra…

Başta biraz gariban gariban oturdum ama sonra alıştım ve çok çalıştım. Ödevleri yetiştiremediğim zamanlarda okul hademesine biraz para verir, onun odasındaki ışıkla geç vakitlere kadar çalışırdım. Okul açıldıktan bir buçuk ay sonra başlamama rağmen hem o devre, hem de sonraki iki devre iftihara geçtim.

“Pastane, postane yasak”

Çok disiplinli bir okul olsa gerek…

Evet her şeyin kuralı belliydi. Haftada bir gün izin günümüz vardı. Şapkalarımızı ve siyah çoraplarımızı giyerdik. Müdüre hanım teker teker hepimize bakardı. “Pastane, postane yasak.” derdi. Erkeklerle görüşmeyelim, konuşmayalım diye. Ama ben muhallebi yemeyi çok severdim. O yüzden yasak da olsa her hafta pastaneye gider bir kase dondurmalı muhallebi yerdim. Tek lüksüm o dondurmalı muhallebiydi.

Geceleri yatma saati dokuzdu. Dokuzda ışıklar söndürülürdü. Nöbetçi öğretmenler dokuzdan sonra gelir herkesin yorganını kaldırır saçlarının sarılı olup olmadığına bakardı. O yaşta saç baş sarmaya, süslenmeye çok meraklıydık. Sarıp da kıvır kıvır yapmıyorduk. Kendimizce saçımıza çekidüzen veriyorduk. Şimdi düşününce… ne günlermiş.

Konya Kız Öğretmen OKulu
Konya Kız Öğretmen OKulu

Seni etkileyen bir öğretmenin oldu mu?

Bir tane muavinimiz vardı. Semra’ydı adı galiba. Birazcık gösterişli olan, kıyafetine dikkat eden kızlara bayağı takıyordu. Ben de o zamanlar güzelceydim, biliyor musun? Cumartesi ve pazartesi günleri merasim yapılır, İstiklal Marşı söylenirdi. Semra öğretmen merasim bitince herkesi tek sıra önünden geçirirdi. O zaman kalın siyah çorap giymek zorunluydu. Fitil gibi olacaktı çorap. Azıcık ince çorap giyenlere çoraplarını çıkarttırırdı. Saçların kulak hizası kesilmesi gerekiyordu. Uzun ise de mutlaka bağlanması gerekiyordu. Saç kuralına uymayan öğrencilerin saçını en olmayacak yerinden keserdi Semra öğretmen. Şimdi düşünüyorum da ne zalim kadınmış.

Hiç unutmuyorum bir seferinde okula bir müfettiş geldi ve Semra öğretmeni çok tenkit etti. “Siz niye bu çocukları böyle ürkek tavşan gibi yetiştiriyorsunuz? Bunlar yarın öbür gün köye gidecek tek başlarına okul idare edecekler.” diye bağırdı. Hepimizin çok hoşuna gitmişti.

Ne dedi Semra Öğretmen?

Ne diyecek? “Tamam efendim. Peki efendim.” Ondan sonra tabi hiçbir değişiklik olmadı bize davranışlarında. Aynı katılıkta devam etti.

Arkadaşların var mıydı okulda?

Vardı tabi. Tekirdağlı Behice Çevikbaş, İstanbullu Kamuran Çiçek ve ben. Biz üçümüz çok samimiydik. Behice çok zeki bir kızdı. Biz Kamuran ile bütün gün ders çalışırdık. Behice bütün gün kitap okur dolaşırdı da bizden daha yüksek not alırdı. Matematiğe hiç çalışmazdı, hep en yüksek notu o alırdı. Yalnız kalemi kuvvetli değildi, yazmayı hiç sevmezdi. Ben de yazmayı çok severdim. Anlaşma yapmıştık aramızda. Ben Behice’nin kompozisyon ödevlerini yapıyordum, o da Resim derslerinde benim resimlerimi çiziyordu.

Behice ve Kamuran okul bitince Eğitim Enstitüsü’ne devam ettiler. O zamanlar ilkokul öğretmeni olanlar Eğitim Enstitüsü’ne giderek bir dalda uzmanlaşabiliyorlar ve ortaokul ya da lise öğretmeni olabiliyorlardı. Enstitü 2 ya da 3 sene sürüyordu, tam hatırlamıyorum. Kamuran da Behice de resim hocası oldular. Ben Enstitü ’ye gitmedim çünkü bir an evvel çalışmaya başlamak istiyordum. Sınıf öğretmeni oldum. Okul bittikten sonra bir müddet daha haberleştik Behice ve Kamuran ile. Sonra zamanla birbirimizi kaybettik.

Gülten, Behice, Kamuran
Gülten, Behice, Kamuran

Köy Öğretmenliği Yılları

İlk görev yerin neresiydi?

İlk görev yerim Gümüşhane’ydi. Gümüşhane ilinin, Şiran kasabasının, Giriftin köyü. O zamanlar şimdiki gibi tayin beklemek yoktu. Hemen görevlendirme çıkıyordu. Bir de tabi benim yapmam gereken mecburi hizmetim vardı. Parasız yatılı okumuştum.

Annemle gittik Gümüşhane’ye. Beni hiç yalnız bırakmadı.  

Nasıl gittiniz Gümüşhane’ye?

O da bir macera… Yolculuğumuz şöyle oldu. İlkin Bursa’dan Gümüşhane’ye gittik. Oradan Kelkit’e vardık. Kelkit’te bir gece kaldık. Kelkit’ten de Şiran’a ulaştık. Şiran daha uzaktı. Şiran’da annemle oranın en güzel evini tuttuk. Cadde üzerinde bir evdi. Evimiz savcının evine bitişikti. Savcı Bey çok iyi kalpli bir insandı. Ben Gümüşhane’de öğretmenken bana çok iyiliği dokunmuştur.  

Ve ilk öğretmenlik maceran Gümüşhane’de  başladı…

Evet, evimiz Şiran kasabasındaydı. Annem orda beni beklerdi. Benim okulum kasabanın bir köyü olan Giriftin’deydi. Kağnıyla gitsen 6 saat sürecek yol. Mecbur ata binmeyi öğrendim. Şiran’dan Giriftin’e, Giriftin’den Şiran’a atla gider gelirdim. Ne yol biliyorum, ne iz biliyorum başlarda. Köylüler yanıma bir delikanlı verdiler. Benim önümde o at sürdü de yolumu kaybetmedim.

Vay be… Öylece ata binmeyi öğrendin yani?

Öğreniyorsun, çocuğum. Başka bir şans olmayınca… “Orasını tut, burasını tut.” diyorlar sana, bir bakmışsın ata binmeyi öğrenmişsin.

Giriftin köyünde bir ay kadar öğretmenlik yaptım. Daha doğrusu yapmaya çalıştım. Ama okul diye gösterdikleri yerde ne sıra var, ne sandalye, hiçbir şey… Sonrasında tayinim kasabaya, Şiran’a çıktı.

Kasaba hayatını sevdin mi?

Dediğim gibi, annemle Şiran’da savcının yanındaki evi tutmuştuk. Savcı ve karısı çok iyi insanlardı. Ben ilkokulda ders veriyordum sınıf öğretmeni olarak. Ortaokul yeni açılmıştı. İlkokulun dışında ortaokulda da ders vermemi istediler benden. Sabahları ilkokulda ders anlatıyor, sonra Şiran’ın ana caddesinden yürüyerek ortaokula gidiyordum. Ben ortaokulda da ders veriyordum.

“Cadde er kişiler içindir, sen kan ayaksın, kan ayaklar için değildir.”

Bir gün alışveriş yaptığım bakkal bana ana caddeden yürüyemeyeceğimi söyledi. “Cadde er kişiler içindir, sen kan ayaksın, kan ayaklar için değildir.” dedi. O zamanlar kadınlara “kan ayak” dendiğini oradan öğrendim.

Çok korktun mu?

Korktum tabii. Hemen savcıya söyledim. Savcı bana dedi ki: “Sakın ha yolunu değiştirmeyeceksin. Yoksa isteklerinin sonu gelmez.” Ben erkeklerin gittiği caddeden yürümeye devam ettim. Bir daha da kimse bana bir şey demedi. Belki savcı da oradaki halkla konuştu, onu bilemiyorum.

Öğrencilerinle aran nasıldı Şiran’da?

Şiran’da çok değişik öğrencilerim oldu. Okul yıllarca kapalı kalmış. O yüzden çocuklar okula gidememiş. Okul açılınca herkes yeniden kayıt olmuş. Ortaokul sınıflarında ders verdiğim öğrencilerden benim yaşımda olanlar vardı.

Öğrencilerimle iyi anlaşırdık. Severlerdi beni.  Hiç olumsuz bir anım olmadı caddeden yürüme olayı dışında. Onda da savcıdan güç aldım, sorun çözüldü.

Hiç unutamam dediğin başka ne anın var Şiran ile ilgili?

İlk geldiğimiz gece, henüz ev tutmamışken yine aynı cadde üzerinde bir otelde kaldık. Oranın en iyi oteli demişlerdi. Otel sahibi öğretmen olduğumu duyunca yanıma geldi. Dedi ki: “Öğretmen hanım, çarşaflar çok temizdir, içiniz rahat olsun. Sadece bir iki gece savcı yatmıştır.” Savcının yattığı az kullanılmış çarşaflarda yattık yani ilk gece.

Bir anım da 23 Nisan kutlamalarıdır. Orada öğrencilerimle öyle bir 23 Nisan kutladık ki sana anlatamam. Fotoğrafları hala durur. Müsamereler yaptık, şiirler okuduk. Milli Eğitim’den geldiler. Çok büyük bir tören oldu. Sonra Milli Eğitim’den teşekkür aldım.

Gümüşhane’de öğretmenliğin kaç sene sürdü?

Bir sene kaldım Gümüşhane’de. Sonra tayinim Bursa’ya çıktı.

Ve memleketin Bursa’ya geri döndün.

Gülten Bursa'da öğrencileri ile
Gülten Bursa’da öğrencileri ile

Evet, ilkin bir köye verdiler Bursa’da. O köydeki okulda iki bekar öğretmendik. Birimiz kadın, birimiz erkek olduğumuz için mahsurlu gördüler. Hemen tayinimi Kulaca köyüne çıkardılar. Kulaca köyünde Ayşe diye bir öğretmen daha vardı benim dışımda ama o benden büyüktü.

Bir okulda iki bekar öğretmen olmaması mı gerekiyordu?

O zamanın kafa yapısına göre öyleymiş demek ki. Köyde öğretmen olunca okul binasında kalıyorsun akşamları. Okulda uyuyorsun, okulda yemek pişiriyorsun. Her öğretmene okulda bir oda tahsis ediliyor. Demek o zaman mahsurlu görülmüş. Beni Kulaca köyüne yolladılar.

Kulaca köyünde Ayşe öğretmen ile birlikte ders veriyorduk. Akşamları da birlikte yemeğimizi pişiriyorduk. Ama köylüler bizi o kadar seviyordu ki… Ekseriyetle onlardan birinde misafir oluyor, yemeklerimizi köylülerle birlikte yiyorduk.

Annen neredeydi o zaman?

Bursa’nın içindeki evimizdeydi annem. O zamanlar cumartesi günleri tatil olmaya yeni başlamıştı. Yarım gün okul vardı cumartesi günleri. Pazar tam gün tatildi.

Cumartesi öğleden sonra ben at arabasına biniyordum. İnegöl’e gidiyordum. Oradan otobüse binip Bursa’ya anneciğimi görmeye gidiyordum. Pazar günü de dönüşte otobüse binip İnegöl’e gidiyordum. Köyün bir süt arabası vardı. Beni bekliyordu. Süt arabasıyla beni Kulaca köyüne götürüyordu.

Gümüşhane’de at, Bursa’da süt arabası… Amma macera yaşamışsın!

Tabi ya sen ne zannediyorsun anneanneni? Öğretmenlik sayesinde gezdim, ata da bindim, eşeğe de bindim, süt arabasına da.

Evlilik ve Diğer Maceralar

Dedemle ne zaman tanıştınız?

Fuat’la Bursa’da sokakta tanıştık. O beni sokakta takip ediyordu. Yeni mezun olmuştu askeri tıptan. Doktor olmuştu. Askeri üniformayla gezerdi sokakta. Çok havalıydı. Uzun boylu incecikti. Zaten kilo almaktan aklı çıkardı rahmetlinin. Ben de tabii o zamanlar güzel bir kızdım. Şimdiki gibi topal karga gibi yürümüyordum. Beğenenim çoktu.

Dayım orada çok isim yapmış bir doktordu. Doktor Recep Avcı. Fuat onun yeğeni olduğumu duymuş. Sokakta tanıştıktan sonra istemeye geldiler. Nişanlandık. Yüzük takıldı. Yılbaşına çok yakın bir gündü nişanımız. O yüzden dayıcığım hepimizi yılbaşı eğlencesine götürmüştü. Giyinmiş kuşanmış süslenmiştik.

Gülten ve Fuat. Nişan ve yılbaşı kutlaması

Evlendikten sonra balayına gittiniz mi peki?

Yok canım ne balayı? O zaman balayı mı vardı? Düğün bile yapmadık. İkimizin de parası yoktu. Sadece nikah kıydık. Zaten evlendik, ikimizin de tayini Ankara’ya çıktı. Ankara bizim balayımız oldu. 1957 yılıydı. Beni Ulus İlköğretim Okuluna vermişlerdi. Küçücük bir çatı katı kiraladık Cebeci’de. İlk çocuğumu da o çatı katında doğurdum.

Fuat dedem nerede çalışıyordu?

Fuat’ı Jandarma Genel Komutanlığına verdiler. Fuat çok çalışkan bir insandı. Jandarma’daki komutanı onun ihtisas yapmasına müsaade etti. Gülhane Hastanesindeki dahiliye bölümündeki profesör ile anlaştı. Sabah hastaneye gidiyordu, öğleden sonraları da Jandarma’ya. Bu sayede herkesten önce uzmanlığını aldı Fuat.

Ankara’da hayat nasıldı o zamanlar?

Kızılay çok hoşumuza giderdi. En büyük zevkimiz hafta sonları Kızılay’a gezmeye gitmekti. Orduevine ve sinemaya giderdik.

Bir de Ulus İlköğretim’de dersten çıktıktan sonra okuldan öğretmen arkadaşlarla Ulus’taki vitrinlere bakmaya giderdik. Ulus o zamanlar güzel bir alışveriş yeriydi. Ankara’nın en modern muhitlerindendi.

Ankara’dan sonra nereye gittiniz?

Ankara’dan sonra İstanbul’a çıktı tayinimiz. Hadımköy Hastanesi’nde görevlendirildi Fuat. Önce o gitti Hadımköy’e evi ayarlayabilmek için. Ben Ankara’da öğretmenliğe devam ettim.  Bir gün haber geldi. Dedi ki: “Hadımköy’ün en güzel evini tuttum. Ev yeni yapılmış. Ferah. Yalnız bir kusuru var. Elektrik ve suyu yok.”

Böylece ben de taşındım Hadımköy’e. Hakikaten güzel bir evdi. Banyo yapmak için hastaneye gidiyorduk. Yemeklerimizi hastanede yiyorduk. Elektriksiz ve susuz aylar geçti.

Tayin ile Afganistan’a…

Afganistan'daki renkli yıllar
Afganistan’daki renkli yıllar

Ve sonra Afganistan yılları geldi

Evet, Hadımköy’den sonra tayinimiz 1965 yılında Afganistan’a çıktı. 64 de olabilir… Tam emin değilim. Ankara’dan İran’a uçtuk. İran’dan aktarma yaparak Kabil’e indik. Hayatımda ilk kez televizyonu İran’da havalimanında gördüm. Daha Türkiye’ye gelmemişti televizyon.

ilk siyah beyaz televizyonlar. iran
İlk siyah beyaz televizyonlar, İran

Sizi kim karşıladı Afganistan’da?

Orada adet şöyleydi: Yeni bir Türk askeri geldiğinde eski askerler karşılamaya geliyorlardı. Bizi de uzun zamandır Afganistan’da görev yapan Türk askeri hekimler karşıladı.

Nasıl bir pis koku! Sana anlatamam. Fuat çok titiz bir insandı. Hemen sordu: “Burası ne kokuyor böyle?” Diğer hekimler birbirlerine bakıp güldüler: “Birkaç güne hiçbir koku duymazsın, alışırsın.” dediler.

Afganistan’da sen de çalışıyor muydun?

Afganistan’da ben Türk kolonisinin çocuklarına ilkokul öğretmenliği yapmaya başladım hemen. Fuat da bir yandan Kabil’deki askeri hastanede dahiliye doktorluğu yapıyor, bir yandan da lise öğrencilerine biyoloji dersi veriyordu.

Nasıl yani Fuat dedeme de mi öğretmenlik yaptırıyorlardı?

Tabii, bir yandan Kabil Askeri Hastanesinde doktorluk, bir yandan da lisede biyoloji öğretmenliği… Şimdi anlatınca kulağa değişik geliyor. Ama içinde yaşarken çok doğaldı.

Yalnız Fuat değil, Türkiye’den gelen tüm askeri doktorlar bir yandan doktorluk, bir yandan da Türk kolonisinde, Türk ailelerinin çocuklarına öğretmenlik yapıyorlardı. Fuat dahiliyeciydi. Onun dışında asabiyeci, göz doktoru, veteriner, kadın doğumcu… Pek çok uzmanlık alanından Türk hekimler vardı.

Eviniz nasıldı?

Şehr-i Nev yani Yenişehir dedikleri kısmındaydı evimizin yeri. Kiramızı devlet karşılıyordu. Yabancıların yaşadığı, Kabil’in en güzel semti olarak bilinen bir semtti Şehri-i Nev. İngilizler, Almanlar, Hintliler ve çokça Rusların yaşadığı bir yer…

Tek sorun caddenin iki kenarından da lağım geçmesiydi. Kokuyu yapan oymuş meğer. İlk gün kokuya alışacağımızı söyleyen hekimlere inanmamıştık. Bu kokuya nasıl alışılır? Ama sonra hakikaten alıştık. Hatta Fuat’la birbirimize sormaya başladık:

– Kalmadı koku, değil mi Gülten?

– Kalmadı sanırım Fuat.

Ve yıllar geçti…

Evet, yıllar bir şekilde geçti. 1967 yılında annen Birgül’ü Kabil’de doğurdum. Ama hamile olduğumu ailemden kimseye söylemedim ki telaşlanmasınlar. Annenin doğum haberini vermek için mektup yazdığımda tüm akrabalara sürpriz oldu. Başta şaka yapıyorum sandılar.

Kandahar Hotel

Birgül doğunca Türk kolonisinde öğretmenlik yapmayı bıraktım çünkü bebeğimi emanet edebileceğim kimsem yoktu. Hijyene çok dikkat etmek gerekiyordu. Suları bile kaynatmak, yerleri kaynar suyla silmek gerekiyordu. Neyse ki evimizin mutfağı çok moderndi. Tüm teçhizat Japonlar tarafından yapılmıştı.

Ne kadar süre daha kaldınız Afganistan’da?

Ben doğurduktan sonra 8 ay daha kaldık. Sonra bizi Türkiye’ye geri çağırdılar. Afganistan’dayken kendimize büyücenek Volkswagen bir araba almıştık. Fuat da gezmeyi çok severdi, ben de. Uçakla dönmek yerine Türkiye’ye geze geze arabayla dönmeye karar verdik.

Afganistan’dan İstanbul’a kadar arabayla ha… Yanınıza ne aldınız yolluk olarak?

Afganistan’dan dönenler genellikle arabalarını Afgan halıları ile doldururlardı. Afganların işçiliği çok meşhurdu. Ama bizim öyle bir lüksümüz yoktu. Biz bidon bidon kaynamış su ve emzik koyduk Birgül için.

Hiç macera yaşadınız mı yol boyunca ya da tatsız bir olay?

Hayır, yaşamadık. Afganistan’da Herat diye bir şehirden geçiyordu yolumuz. Yola çıkmadan önce Türk kolonisinde tecrübeli olan hekimler bizi uyarmışlardı. “Herat’tan geçerken dikkat edin çünkü yabancı arabaları gördüklerinde çocuklarını arabaların önüne atıyorlar. Çocuklar ezilince de para istiyorlar.” diye. Ama neyse ki kimse çocuğunu arabamızın önüne atmadı, kazasız belasız İran’a vardık. İran’da bir-iki gece Hazar gölü kıyısında güzel bir otelde kaldık. Dinlendik. Sonra da Ağrı ili üzerinden Türkiye’ye giriş yaptık. Zigana geçidi üzerinden, tüm Karadeniz’i geçerek İstanbul’a vardık. İstanbul’da bir iki gün dinlendikten sonra da Bursa’ya geçtik.

Yolculuk toplamda kaç gün sürdü?

Valla tam hatırlamıyorum ama sanırım bir hafta – on gün sürdü. Durduğumuz şehirlerde, hep en güzel otellerde kaldık. Çok huzurlu ve mutlu bir yolculuk oldu. İyi ki de uçakla dönmek yerine arabamızla dönmüşüz.

Afganistan'dan Türkiyeye arabayla

Afganistan’dan dönünce Bursa’ya mı yerleştiniz? Memleketinizi özlemişsinizdir…

Hayır, Bursa’da biraz durduktan sonra Fuat’ın tayini Elazığ’a çıktı. Böylece Afganistan’dan sonra 2,5 senelik Elazığ maceramız başladı.

Afganistan’dan sonra Elazığ nasıl geldi? Evini, Bursa’yı hiç özlememiş miydin?

Çok güzel geldi Elazığ. Evimiz çok güzeldi. Orada da bir düzen kurduk kendimize ama sonra tayinimiz Ağrı’ya çıkınca Fuat “Artık daha fazla gidemem, mesleğimi sabit bir şehirde yapmak istiyorum” dedi. Askeriyeden kıdemli Binbaşı iken istifa etti ve Balıkesir’e büyük bahçeli bir eve taşındık.

Balıkesir’de sivil olarak hem Sosyal Sigortalar Hastanesinde hekimlik yaptı, hem de muayenehanesinde hasta baktı Fuat. Bir süre sonra da Bursa’ya, memleketimize taşındık. Sonra da Fuat emekli oldu.

İşte böyle… Amma konuşturdun beni… Bir de konuşmam diyordum…

Hiç şikâyet etmedin mi peki? O kadar tayin…

Şimdi ben anlatırken kolay geliyor ama.. o eşyaları toplamak, yerleşmek, sonra yeniden toplanmak… Perdeleri her eve uydurmak… Uymayınca yeni perde dikmek… Aslında şikâyet etmek istesen edersin ama mutluyduk… Aklıma bile gelmedi şikâyet etmek… Huzurlu ve sade bir hayatımız vardı. Her yerde bir güzellik buluyorduk. Bir de maceralıydı… İnsan daha ne ister?

Gülten ve Fuat
Gülten ve Fuat

Son Yazılar